Avrupa neden kendi aşırı sağına ikna oldu? |
Avrupa’da aşırı sağın yükselişi artık marjinal bir siyasal dalgalanma olarak görülmüyor.
Sandık sonuçları, kamuoyu araştırmaları ve parlamentolardaki güç dağılımı, bunun geçici bir protesto dalgası olmadığını gösteriyor. Daha dikkat çekici olan ise şu: Bu yükseliş yalnızca kriz dönemlerinin ürünü değil; krizlerin kalıcılaştığı bir dönemin yeni siyasal dili. Sorulması gereken soru bu nedenle “aşırı sağ neden yükseliyor?” değil; Avrupa neden kendi aşırı sağına ikna oluyor?
Bu dönüşümü anlamak için önce ekonomik zemine bakmak gerekiyor. Avrupa uzun yıllar boyunca refah devleti modeliyle toplumsal sözleşmesini kurdu. Sosyal güvenlik ağları, sendikal yapılar ve kamusal hizmetler, liberal demokrasiyi yalnızca bir siyasal rejim değil, aynı zamanda maddi güvenlik çerçevesi haline getirdi. Ancak küreselleşmenin hızlanması, üretimin ucuz iş gücü bölgelerine kayması ve finansallaşmanın artması, bu modeli yavaş yavaş aşındırdı. Orta sınıfın erimesi, güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşması ve genç kuşakların gelecek beklentilerindeki düşüş, sistemle kurulan güven ilişkisini zayıflattı. Aşırı sağ bu boşlukta bir ekonomik programdan çok bir netlik vaadi sundu. Karmaşık sorunlara basit cevaplar verdi; belirsizlik yerine sınır, istikrar yerine kimlik önerdi.
Göç meselesi bu ikna sürecinin en görünür başlığı oldu. 2015 sonrası yaşanan dalga, Avrupa’nın kendi içindeki dayanışma kapasitesini sınadı. Göç tartışması yalnızca demografik ya da insani bir mesele olmaktan çıktı; güvenlik ve kültürel bütünlük eksenine taşındı. Bu noktada aşırı sağ partiler yeni bir söylem üretmedi; mevcut kaygıları daha yüksek sesle dillendirdi. Liberal merkez ise çoğu zaman savunmacı bir pozisyonda kaldı. İnsan hakları ve evrensel değerler vurgusu sürdürüldü, ancak gündelik hayattaki somut kaygılarla yeterince temas kurulamadı. Korku siyaseti, rasyonel argümanları gölgede bıraktı.
Bu eğilimin en görünür örneklerinden biri İtalya’da yaşandı. Giorgia Meloni liderliğindeki Fratelli d’Italia’nın iktidara gelişi, yalnızca aşırı sağın seçim başarısı olarak okunamaz. Daha derin bir zeminde, merkez siyasetin uzun süredir çözüm üretmekte zorlandığı ekonomik durgunluk, göç baskısı ve kültürel kimlik kaygılarının birikimi söz konusu. Meloni’nin söylemi radikal bir kopuştan çok, “kontrolü geri alma” vaadine dayanıyor. Bu vaat, sistem karşıtı bir devrimden ziyade, yorgun bir merkez siyasetin bıraktığı boşluğu doldurma girişimi. İtalya örneği, Avrupa’da aşırı sağın yükselişinin ani bir ideolojik dönüşüm değil, uzun süreli temsil krizinin sonucu olduğunu gösteriyor.
Burada dikkat çeken unsur, olağanüstü hâl dilinin normalleşmesi. Terör tehdidi, sınır güvenliği, toplumsal düzen gibi başlıklar, geçici güvenlik önlemlerini kalıcı reflekslere dönüştürdü. Güvenlik söylemi genişledikçe, özgürlük alanı daraldı. Bu daralma çoğu zaman dramatik kırılmalarla değil, küçük ve teknik düzenlemelerle gerçekleşti. Toplumun büyük bölümü bunu bir hak kaybı olarak değil, düzenin korunması olarak algıladı. Aşırı sağın dili bu noktada yabancı değil; zaten var olan eğilimin daha açık ifadesi.
Liberal merkezin yaşadığı anlatı kaybı ise sürecin en kritik boyutu. Avrupa uzun süre demokrasi ve insan hakları söylemini evrensel bir üstünlük çerçevesinde sundu. Ancak bu değerlerin seçici biçimde uygulanması, kriz anlarında esnetilmesi ya da jeopolitik çıkarlarla uyumlu hale getirilmesi, söylemin inandırıcılığını aşındırdı. Küresel Güney’de dile getirilen çifte standart eleştirileri, Avrupa içindeki seçmen tarafından da farklı biçimlerde hissedildi. İnsanlar yalnızca ekonomik güvencenin değil, normatif tutarlılığın da zayıfladığını gördü.
Bu tablo, aşırı sağın yalnızca öfke üzerinden değil, düzen duygusu üzerinden destek bulduğunu gösteriyor. Seçmenlerin önemli bir kısmı radikal dönüşüm aramıyor; belirsizliğin azalmasını istiyor. Sınırların netleşmesi, kimliğin tanımlanması ve karar süreçlerinin sadeleşmesi, karmaşık küresel sistem karşısında bir güven hissi yaratıyor. Bu güven hissi çoğu zaman gerçekçi olmayabilir; ancak siyaset duygular üzerinden çalışır. Rasyonel çözüm kapasitesinden çok, anlam üretme kapasitesi belirleyici hale gelir.
Avrupa solu ve liberal merkez bu süreçte iki yönlü bir sıkışma yaşıyor. Bir yandan aşırı sağın yükselişine karşı değerleri savunmak zorunda, diğer yandan seçmenin gündelik kaygılarına daha doğrudan temas etmek zorunda. Bu denge kurulamadığında savunma dili mekanikleşiyor. Değerler tekrar ediliyor, fakat ikna gücü zayıflıyor. Aşırı sağ ise tam tersine, karmaşık dünyayı basitleştirme vaadiyle ilerliyor.
Avrupa’nın bugün karşı karşıya olduğu mesele bir ideolojik devrim değil; bir güven erozyonu. Kurumlar ayakta, seçimler yapılıyor, hukuk sistemi işliyor. Ancak siyasal merkezin sunduğu gelecek anlatısı geniş kesimleri heyecanlandırmıyor. Bu boşlukta radikal söylemler yalnızca tepki değil, alternatif olarak görülmeye başlıyor.
“Avrupa neden kendi aşırı sağına ikna oldu” sorusu bu nedenle dışsal bir tehditten çok içsel bir yorgunluğa işaret ediyor. Ekonomik kırılganlık, kimlik kaygısı ve normatif tutarsızlık aynı zeminde birleştiğinde, aşırı sağ yalnızca bir muhalefet biçimi olmaktan çıkıyor; sistemin içindeki bir olasılığa dönüşüyor. Asıl mesele aşırı sağın ne söylediği değil; liberal merkezin artık neden ikna edemediği.
Ortaya çıkan tablo bir çöküş değil, bir eşik hali. Avrupa hâlâ güçlü; ancak gücünün meşruiyeti sorgulanıyor. Aşırı sağın yükselişi bu sorgunun sonucu. Sorunun kendisi aşırı sağ değil; o yükselişi mümkün kılan uzun süreli yorgunluk. Bu yorgunluk giderilmedikçe, sandık sonuçları yalnızca semptom olmaya devam edecek görünüyor.
Fotoğraf: gulfnews.com
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları: