menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hatırlamak bazen can yakar

7 0
yesterday

Türkiye’de siyaset son günlerde öyle bir noktaya geldi ki, ister istemez 44 yıl önce İran’da geçirdiğim ilk günler aklıma geliyor.

İran Devrimi’nin hemen sonrası, İran-Irak Savaşı’nın en sıcak günleri… Bir tarafta dışarıda süren savaşın uğultusu, diğer tarafta içeride devrimi yerleştirme çabasının yarattığı görünmez ama hissedilir bir gerilim… 

Toplumun üzerine çöken ağır baskı atmosferi sadece sokaklarda değil, insanın içine de siniyordu; sanki nefes alırken bile dikkatli olmak gerekiyordu.

Ben ise henüz otuz yaşına bile girmemiş, damarlarında deli kan dolaşan genç bir yöneticiyim. İçimde merak, heyecan ve biraz da meydan okuma duygusu vardı; ama daha ilk adımda bu duyguların yerini hafif bir tedirginlik ve sıkışmışlık hissine bıraktığını fark ettim.

Tahran Havalimanı’na indiğimde, daha “hoş geldin” denmeden ilk dersimi aldım. Gümrük görevlileri çantamdaki dergileri karıştırdı; kapaklarında başı açık kadın fotoğrafları vardı. Hiç tereddüt etmeden o sayfaları yırtıp çöpe attılar. İşte İran bana böyle “hoş geldin” dedi.

Havaalanında yaşadığım o ilk şaşkınlık aslında göreceklerimin sadece bir başlangıcıymış. Şehir de en az havaalanı kadar kasvetliydi.

Sokaklarda neredeyse gülümseyen kimse yoktu. İnsanların yüzleri asık, Erkeklerin saçları ve sakalları birbirine karışmıştı, takım elbise ve kravat neredeyse tamamen ortadan kaybolmuştu, kadınlar ise saçlarının tek teli görülmeyecek biçimde örtünmüş, vücut hatlarını gizleyen uzun  ve bol kıyafetler giyiyordu; siyah, lacivert ve nadiren koyu kahverengiydi. 

Renk sanki hayatın içinden çekilip alınmıştı. İnsan her adımda biraz daha kararıyordu.

Ancak asıl dikkatimi çeken şey insanların nasıl yaşadıkları değil, nasıl yaşamaya mecbur bırakıldığıydı.........

© Medya Günlüğü