İnsanlar ve kapılar |
Kendine ulaşabilmek insanın kendi düşünsel ağırlığına biçtiği değer, belki de en çok kendini başkalarına ne kadar açtığında sınanır.
Hayatta bazı insanlar vardır; kapıları yok gibidir. Onlara istenildiği zaman ulaşılır, istenildiği anda kalplerine dokunulur. Sanki bir insan değil de her yaraya sürülen bir merhem gibidirler. İlk bakışta bu durum bir erdem gibi görünür. Birine iyi gelebilmek, bir acıyı hafifletebilmek insana anlam duygusu verir. Faydalı olmak, işe yarar hissetmek, bir başkasının hayatına dokunabilmek insanın kendini değerli hissettiği anlar gibi görünür. Ancak zamanla sessiz bir gerçek kendini hissettirmeye başlar: Sevilmek için değil, sadece “lazım olmak” için yaşayan bir ruh, en çok kendine yabancılaşır. Çünkü ihtiyaç duyulan olmak ile gerçekten değer görmek aynı şey değildir.
İnsan çoğu zaman bu ikisini karıştırır. Birine iyi geldiği için sevildiğini zanneder. Oysa bazı sevgiler varlığa değil faydaya bağlıdır. Fayda bittiğinde ilgi de azalır. İşte o noktada insan aslında ne kadar yalnız olduğunu fark eder. Bu yabancılaşma, insanın kendi değerini yavaş yavaş yitirdiği noktadır. Çünkü olgunluk başkalarına iyi gelmekle değil, kendine ihanet etmemeyi öğrenmekle başlar. Herkese yetişmeye çalışan insan en çok kendine geç kalır. Her yaraya koşarken kendi yarasını unutacak kadar yorulur. İçinde biriken yorgunluk zamanla bir boşluğa dönüşür. İnsan bazen durup kendine şu soruyu sormalıdır:
“Ben gerçekten iyi olduğum için mi veriyorum, yoksa sevilmek için mi?”
Bu sorunun cevabı insanın kendiyle kurduğu ilişkinin en açık göstergesidir. Bir süre sonra şu gerçekle yüzleşilir: Kendi sınırlarını çizemeyen insan başkalarının sınırlarında kaybolur. Sürekli “evet” diyen biri zamanla kendi hayatında........