Bu dünya artık çürük

Evet, bu dünya artık çürük. Sadece yoksul olduğu için değil, sadece savaş olduğu için değil; ahlaken de çürük olduğu için.

Devletler, insanlığın en karanlık karakter özelliklerini bünyesinde toplayan dev organizmalara dönüştü; yalancı, gaspçı, şiddet bağımlısı, utanmaz. Bugün hiçbir devlet masum değil. Demokrasi, insan hakları, özgürlük diyen de kirli, din diyen de kirli, güvenlik diyen de kirli. Hepsi kendi vatandaşına demokrasiyi, özgürlüğü, güvenliği, layık görürken dünyaya ahlâksızlık, şiddet, ölüm ihraç ediyor.

Dünya artık yaşanabilir bir yer olmaktan çıkıyor. Bunu sadece savaşlar, yoksulluk ya da iklim krizleriyle değil; insanların ve devletlerin ahlâki çöküşüyle hissediyoruz. Güç, tarihin hiçbir döneminde bu kadar çıplak, bu kadar utanmaz ve bu kadar savunmasız olmamıştı. Çünkü arsızlık, yüzsüzlük artık saklanmıyor. Güç, kendini meşrulaştırma zahmetine bile girmiyor.

Devletler, tıpkı en karanlık insan karakterleri gibi davranıyor: Hırslı, saldırgan, yalan söylemekte mahir, suçluluk duygusundan yoksun. Psikolojide “kişilik bozukluğu” dediğimiz şey, bugün devletlerin dış politikalarında neredeyse norm haline gelmiş durumda. Empati yok, vicdan yok, sınır yok. Sadece çıkarlar var.

Ne zaman bir ülkede büyük bir skandal patlasa, ne zaman ekonomi çökmeye başlasa ya da iktidarın kirli yüzü görünür hale gelse, o ülkede gündem değişir. Tarihsel düşmanlar hatırlanır, terör söylemleri canlandırılır, sınırlar kutsallaştırılır. İnsanların korkuları kaşınır. Çünkü korku gerçeği örten en kalın perdedir. Korkan insan düşünmez; düşünmeyen insan sorgulamaz. İnsanları bu yüzden korkutuyorlar.

Bugün demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi kavramlar, güçlü devletlerin elinde etik ilkeler olmaktan çıkıp propaganda araçlarına dönüşmüş durumda. Aynı değerler, çıkarla örtüştüğünde savunuluyor; çıkar zedelendiğinde görmezden geliniyor. Bu yüzden demokrasi artık bir yönetim biçiminden çok, bir siyasi maske gibi kullanılıyor.

Öte yandan baskıcı rejimler de masum değil. Halkını susturan, farklı kimlikleri bastıran, dini, sağ , sol ideolojileri ya da milliyetçiliği iktidarını korumak için araçsallaştıran her yönetim, dış müdahaleler için kendi zeminini hazırlar. Bir ülke, insanlarına nefes alacak alan bırakmıyorsa, bir gün birileri gelir ve “özgürlük” kelimesini silah gibi kullanır. Bu özgürlük gerçekten halk için mi istenir, yoksa başka hesaplar için mi, işte orası ayrı bir mesele.

Şu gerçeği kabullenmek zorundayız: Hiçbir devlet, başka bir halk mutlu olsun diye askerini, parasını, enerjisini feda etmez. Binlerce kilometre öteden gelen ordular, romantik ideallerle değil, çıkar haritalarıyla hareket eder. Kültürü, dini, tarihi bambaşka olan toplumlar için yapılan fedakârlık anlatıları, çoğu zaman vicdanı rahatlatmak için üretilmiş hikâyelerdir.

Dünya değişiyor ama insan değişmiyor. Güç hastalığı bugün daha erken bulaşıyor ve daha hızlı yayılıyor. Nefret, sosyal medya çağında daha çabuk kök salıyor. Propaganda, artık sadece devletlerin değil, kitlelerin de elinde. İnsanlar taş atıyor ama attıkları taşın neden atıldığını unutuyor.

Korktuğunuz bir köpeğe taş attığınızda, eğer köpek size değil de taşa saldırıyorsa, köpekliğini yitirmiştir.

Bugün insanlık da böyle. Taşı atanı değil, atılan taşı konuşuyor. Sebepleri değil, sonuçları tartışıyor. Gerçeği değil, sunulan gölgeyi izliyor.

Belki de en acı gerçek şu: Yeryüzünde, sömürü mantığından tamamen arınmış, herkesin kendini huzurlu ve onurlu hissettiği bir devlet modeli henüz yok. Çocuklara okullarda adalet anlatılıyor. Ama o çocuklar büyüyünce dünya onlara adaletsizliğin en acımasız yüzünü gösteriyor. Barış öğretiliyor ama tarih sürekli savaşla yazılıyor. Bu yüzden mesele artık hangi devlet iyi, hangisi kötü meselesi değil. Mesele, gücün insanı ve toplumu nasıl bozduğu meselesidir. Gücü sınırlayacak ahlak olmadığında; ne demokrasi kurtarır ne din ne ideoloji.

Belki de insanlığın en büyük trajedisi şu: Herkes kurtarıcı beklerken, gerçeklikle yüzleşmemek için kimse aynaya bakmak istemiyor.

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:


© Medya Günlüğü