menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Adaletsizlik sıradan zulüm olağan

8 0
yesterday

İnsanlık tarihi çoğu zaman bir ilerleme hikâyesi olarak anlatılır; oysa bu anlatı, gerçeğin üzerini örten cilalı bir masaldan ibarettir.

Tarihin derinliklerine inildiğinde görülen şey, adım adım yükselen bir medeniyet değil, biçim değiştirerek varlığını sürdüren bir tahakküm düzenidir. Antik çağın imparatorluklarından modern ulus devletlere kadar uzanan çizgide değişen yalnızca araçlardır; güç ilişkilerinin özü ise aynı kalmıştır: güçlü olanın haklı sayıldığı, zayıfın ise susturulduğu bir dünya.

Sömürgecilik çağında bu düzen açık ve çıplaktı. Afrika’nın yeraltı zenginlikleri yağmalanırken, Amerika kıtasının yerli halkları sistematik biçimde yok edilirken, Avrupa merkezli güçler bunu “medeniyet götürmek” adı altında meşrulaştırdı. Oysa bu, tarihin en büyük talanlarından biriydi. Bu talanın izleri bugün hâlâ ekonomik eşitsizliklerde, kırılgan devlet yapılarında ve derin toplumsal travmalarda yaşamaya devam etmektedir. Geçmiş bitmemiştir; yalnızca biçim değiştirmiştir.

Thomas Hobbes, insan doğasını “insanın insana kurt” olduğu bir yapı olarak tanımlarken, güçlü bir otorite olmadığında hayatın “yalnız, fakir, kötü, vahşi ve kısa” olacağını savunmuştu. Bugün yaşanan küresel kaos, parçalanmış devletler ve sürekli çatışma ortamı karşısında Hobbes muhtemelen şunu söylerdi:

İnsanlık hâlâ doğa durumundan tam anlamıyla çıkamamıştır. Modern devletler kurulmuş olsa da, uluslararası düzeyde hâlâ kuralsız bir alan hüküm sürmektedir.

Modern çağda zincirler görünmez hale gelmiştir. Eskinin köle pazarlarının yerini finans piyasaları, sömürge valilerinin yerini ise uluslararası kurumlar almıştır. Borçlandırma politikaları, ekonomik yaptırımlar ve küresel ticaret anlaşmaları, güçlü olanın çıkarlarını koruyan yeni araçlar haline gelmiştir. Bir ülkeyi işgal etmek için artık her zaman ordu göndermek gerekmez; ekonomik bağımlılık yaratmak çoğu zaman daha kalıcı ve daha derin sonuçlar doğurur.

Eğer Friedrich Nietzsche yaşasaydı bu düzeni ahlaki bir çöküş olarak yorumlardı. Ona göre toplumlar, güçsüzlüğü yücelten sahte değerler üretir ve gerçek gücü bastırır. Ancak bugünün dünyasında Nietzsche muhtemelen farklı bir ironiye dikkat çekerdi: Artık güç gizlenmiyor, aksine açıkça kutsanıyor.

Güçlü olanın haklı sayıldığı bir düzende, “üstün insan” ideali yozlaşmış ve yalnızca çıkar peşinde koşan bir figüre dönüşmüştür. İnsan doğası özünde iyiydi, ancak toplum tarafından bozulmuştu. Bugünün dünyasına baktığında Rousseau, insanın doğasından ne kadar uzaklaştığını ve kendi yarattığı sistemin esiri haline geldiğini görürdü. “İnsan özgür doğar, ama her yerde zincire vurulmuştur” sözü, bugün her zamankinden daha gerçek bir anlam kazanırdı.

Özellikle Orta Doğu, bu düzenin en açık sahnelerinden biri olmayı sürdürmektedir. On yıllardır tekrar eden bir döngü vardır: kriz yaratılır, müdahale edilir, düzen yıkılır ve ardından yeni bir kriz doğar. Bu döngü, yalnızca bölgesel dinamiklerle açıklanamayacak kadar sistematiktir. Enerji kaynakları, jeopolitik konum ve küresel güç dengeleri, bu coğrafyayı sürekli bir çatışma alanı haline getirmiştir. Bugün yaşanan savaşlar, insani krizler ve kitlesel göç hareketleri, bu uzun tarihsel sürecin güncel yansımalarıdır.

Bu noktada en büyük paradoks, dünya barışını sağlamak amacıyla kurulan uluslararası yapıların giderek etkisizleşmesidir. İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımından sonra kurulan küresel sistem, teoride adalet ve denge üzerine inşa edilmiştir. Ancak pratikte, bu kurumlar çoğu zaman güç sahiplerinin çıkarlarına ters düşmeyen kararlar almakla sınırlı kalmaktadır. Büyük krizler karşısında sergilenen pasiflik, bu yapıların meşruiyetini giderek daha fazla sorgulanır hale getirmektedir.

Şehirler yıkılır, siviller hayatını kaybeder, çocuklar ölür… ve dünya çoğu zaman yalnızca izler. Tepkiler genellikle gecikmiş ve semboliktir: kınama mesajları, sonuçsuz toplantılar ve kısa süreli medya ilgisi. Ardından sessizlik gelir. Bu sessizlik, yalnızca bir ilgisizlik değil; aynı zamanda seçici bir duyarlılığın göstergesidir. Çünkü bu düzende acı bile eşit dağılmaz. Kimin acısının görünür olacağına, kimin yok sayılacağına güç sahipleri karar verir.

Ancak bu çürümenin en tehlikeli boyutu, fiziksel yıkımdan ziyade zihinsel dönüşümdür. Sürekli kriz ortamında yaşayan birey, zamanla bu durumu olağan kabul etmeye başlar. Şiddet sıradanlaşır, adaletsizlik kanıksanır. İnsan, yalnızca acıya maruz kalmaz; aynı zamanda bu acıyı sorgulama yetisini de kaybeder. Bu, sessiz bir çöküştür: fark edilmeden, direnç göstermeden gerçekleşen bir çözülme.

Toplumlar da bu dönüşümden payını alır. Empati geri çekilirken, rekabet ve çıkar odaklılık ön plana çıkar. Merhamet, zayıflık olarak etiketlenir; acımasızlık ise başarıyla özdeşleştirilir. İnsanlar artık anlamaya değil, üstün gelmeye odaklanır. Bu durum, bireyler arasındaki en küçük gerilimlerin bile hızla büyümesine neden olur.

Bir söz, bir bakış, bir fikir ayrılığı… Hepsi potansiyel bir çatışma unsuruna dönüşür. Çünkü insanlar artık birbirini dinlemek yerine kendi haklılıklarını dayatmaktadır. Bu zihniyet, bireysel öfkeyi toplumsal nefrete, toplumsal nefreti ise daha büyük çatışmalara dönüştürür. Böylece savaşlar yalnızca devletler arasında değil, toplumların içinde de filizlenir.

Belki de en ürkütücü gerçek şudur: İnsanlık bu düzene alışmıştır. Adaletsizlik sıradanlaşmış, zulüm olağan kabul edilmiş, sessizlik ise bir tür rıza haline gelmiştir. Değişim isteği çoğu zaman yüzeyseldir; çünkü bireyler bu çürümüş sistemin içinde kendilerine küçük de olsa bir yer bulma arzusuyla hareket eder. Bu durum, düzenin devamlılığını sağlayan en güçlü unsurlardan biridir.Bu nedenle çöküş ani bir felaket değil, uzun süredir devam eden bir süreçtir. Ve bu süreç, yalnızca kurumların değil, değerlerin de aşınmasıyla ilerlemektedir.

Dünya artık yalnızca adaletsiz bir yer değildir; aynı zamanda bu adaletsizliği normalleştiren, besleyen ve ona uyum sağlayan insanların dünyasıdır. Belki de asıl mesele, bu düzenin varlığı değil, ona karşı geliştirilen sessizliktir. Çünkü sessizlik sürdükçe, çürüme derinleşecek; çürüme derinleştikçe, insanlık kendi kurduğu bu düzenin içinde yavaş yavaş kaybolmaya devam edecektir.

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:


© Medya Günlüğü