Kadim küreselleşme…
İsveç’te üniversitede uluslararası ilişkiler eğitimime başladığım bölümde ilk haftanın ana konusu küreselleşmeydi.
Hocamızın derse elinde 6-7 kalın kitapla gelişini hatırlıyorum. Her bir kitabı tek tek tanıtmış; birinin küreselleşme karşıtı, diğerinin destekçisi, bir başkasının ise küreselleşmeyi yepyeni bir olgu olarak değil, hızı değişmiş kadim bir süreç olarak tanımladığını anlatmıştı. Bizden beklenen, bu teorilerden en mantıklı geleni seçip kendi düşüncelerimizle temellendirdiğimiz bir ödev hazırlamamızdı.
O dönem benim aklıma en çok yatan argüman, “küreselleşmenin aslında yeni bir şey olmadığı, dünyanın her zaman bir şekilde küresel bir etkileşim içinde bulunduğu, sadece bu etkileşimin alanının ve hızının değiştiği” fikriydi ve ben de ödevimi bu temel üzerine inşa etmiştim.
Aradan geçen yıllar içinde dünyanın farklı coğrafyalarını ziyaret etme fırsatı bulduğumda, teoride okuduğum bu yaklaşımın pratikteki yansımalarını gözlemleyebildiğimi düşünüyorum. Gördüğüm yerler, tanıştığım kültürler ve tanık olduğum hikâyeler küreselleşmenin sadece modern bir teknolojik sıçrama değil, insanlık tarihinin en başından beri süregelen bir süreç olduğunu gösterdi bana. Bu süreç sırasındaki buluşlar ve mevcut siyasi erkin gücü bazı dönemlerde bu küreselleşme olgusunun yoğunluğunu artıyor bazı dönemlerde yavaşlatıyordu.
Şimdi biraz geriye dönüp tarihte bu küreselleşmenin izlerini tespit etmeye çalışalım…
Büyük İskender’in hikayesi Milattan Önce (M.Ö.) 336 yılında babası II. Filip’in suikasta uğramasının ardından henüz 20 yaşında tahta çıkmasıyla başlar. İlk iki yılını Makedonya’daki hakimiyetini sağlamlaştırmak ve Yunan şehir devletlerindeki iç isyanları bastırmakla geçiren bu genç kral, M.Ö. 334 yılında tarihin en büyük askerî harekâtlarından birini başlatarak Çanakkale Boğazı üzerinden Asya topraklarına adım atar. Bu adımın ardından 11 yıllık bir sürede imparatorluk sınırı Afganistan’a ulaşır.
İskender, sadece sınırları genişletmemiş ,Yunan, Pers, Mısır ve Hint kültürlerini birleştirerek tarihin ilk çok uluslu “küresel pazarını” ve “ortak kültür havzasını” inşa etmiştir. Bu sürecin en somut örneği, İskender’in kurduğu 70’ten fazla İskenderiye şehridir.
Mısır’daki İskenderiye’den Afganistan’ın derinliklerindeki Ai-Khanoum’a (Özbekçe Ay Hanım) kadar uzanan bu şehir ağı, bugünün metropolleri gibi ticaretin, bilimin ve dillerin kavşak noktası olmuştur. Bu şehirler sayesinde Antik Yunanca, Cebelitarık’tan Hindistan sınırına kadar geçerli olan ilk lingua franca (ortak iletişim dili) haline gelmiştir. Bu dil birliği, bilginin ve ticaretin hızını bugünün interneti gibi dramatik şekilde artırmıştır.
Etkileşimin derinliğini gösteren bir diğer çarpıcı örnek ise, Greko-Budizm sentezidir. İskender’in Hindistan seferi sonrası Yunan estetiği ile Budist felsefesi kaynaşmış; ilk kez Buda heykelleri Yunan Tanrısı Apollon’un yüz hatları ve Yunan tarzı kıyafetlerle tasvir edilmiştir. Ayrıca İskender, ekonomiyi hızlandırmak için........
