Çin’deki “hayalet” |
“Soğuk Savaş” sadece devletlerin ideolojiler üzerinden rekabet ettiği bir dönem değil, insanların düşünme biçimlerine ve günlük hayatına kadar sızan bir atmosferdi.
Berlin Duvarı yıkılana ve Sovyetler birliği dağılana kadar dünya her anlamda ikiye ayrılmıştı: Her iki taraf propaganda araçları ile bu atmosferi bizlere sunuyorlardı. Bizim taraftan bakıldığında Batı renkli, özgür ve umut doluyken Doğu ise gri, kısıtlı ve durağandı. Bu karşıtlık sadece siyasette değil, eğitimden sinemaya kadar her yerde karşımıza çıkıyordu. Üniversitede İngilizce öğrenirken kullandığımız kitaplarda bile Amerika ışıklı şehirler, mutlu aileler ve bolluk içinde bir yaşamla resmedilirken, Doğu Bloku daha kasvetli ve tekdüze bir yer gibi gösteriliyordu. İngilizce öğrenmek bile fark etmeden taraf olmak anlamına geliyordu. Sanki öğrendiğimiz dille Batı’nın üstünlüğünü içselleştiriyorduk. Aynı durum popüler kültürde de açıktı: James Bond filmlerinde Batı zeki ve çekici, Sovyetler ise soğuk ve sertti. Spor karşılaşmaları bile sadece oyun değil ideolojilerin prestij mücadelesine dönüşmüştü.
İşte çocukluğumuzun ve gençliğimizin en katı gerçeklerinden biri buydu: Dünya ikiye bölünmüştü ve bu bölünme sonsuza kadar da sürecek gibi görünüyordu. “Demir Perde”, Berlin Duvarı ve iki kutuplu düzen sadece siyasi haritalar değildi, aksine bizim için bu evrenin değişmez yasalarıydı. “Öteki taraf” diye bir şey vardı ve o tarafın rengi, kokusu, dili bizden tamamen farklıydı. Sanki tarih bu ikiliğe mahkûm edilmişti.
Sonra bir sabah uyandık ve duvar yıkılmıştı. 1989-1991 arası birkaç yıl içinde, o kadar sağlam sandığımız gerçeklik paramparça oldu. Sovyetler Birliği dağıldı, Varşova Paktı bitti, “komünizm” denen sistem bir anda tarih sahnesinden silindi gibi göründü. O an hissettiğimiz şey sadece birilerinin zaferi ya da yenilgisi değildi. Bundan çok daha derin bir etki vardı. Gerçeklik algımızın temeli sarsılmıştı. O güne kadar gerçeklik olarak algıladığımız bir düzenin bu kadar hızlı ve kökten çökebileceğini görmek bir yandan insanı hem özgürleştirirken hem de ürkütmüştü. Çünkü eğer o duvar yıkılabiliyorsa, başka hangi “ebedi gerçekler” de yıkılabilirdi. Ya da yıkılış diye adlandırdığımız şey aslında yeni bir gerçekliğin şekillenmesi miydi?
Çin’e ilk seyahatimde de benzer hisler ve düşünceler yaşamıştım. Çin’e adım attığınız anda ilk çarpan şey yalnızca kalabalık değil “ölçünün” bambaşka bir düzeye taşınmış olmasıdır. İnsan, şehirlerin uçsuz bucaksız yayılışına, kesintisiz akan insan seline bakınca ister istemez aynı soruyu sorar. Bu büyüklük nasıl yönetilir? Oysa bu topraklar, yüzyıllar boyunca merkezi otoritenin, bürokrasinin ve düzen fikrinin neredeyse kusursuz bir makine gibi işlediği bir geleneğin ürünüdür. Bugün gördüğünüz devasa metropoller, yüksek hızlı tren ağları ve organize akış, aslında çok eski bir yönetim refleksinin modern yansımasıdır. Bir gezgin olarak şaşkınlık kaçınılmaz olur ama biraz durup bakınca bu devasa düzenin rastlantı değil, tarih boyunca inşa edilmiş bir alışkanlık olduğunu hissedersiniz.
“Soğuk Savaş”ın sona ermesinden sonraki yıllarda Çin özellikle 1990’lar ve 2000’lerin başında hâlâ ötekinin bir varyasyonu gibiydi. Algımda Çin Komünist Parti’nin tek parti diktatörlüğü, ideolojik doktrin kampları geniş çaplı sansür mekanizmaları ve Tiananmen Meydan’ındaki tankların görüntüleri üzerinden şekilleniyordu. Ekonomik mucize kabul edilse de Çin hâlâ “Soğuk Savaş”ın yenilmemiş kızıl tehdidinin güncellenmiş hali gibi duruyordu. Hem ideolojik olarak katı hem otoriter hem de potansiyel olarak tehlikeliydi. Seyahatlerde bu algıyı hâlâ belli bir oranda hissetseniz de temelde ülke içindeki büyük bir değişimin izleri çok belirgin. Mao döneminde Çin Konfüçyüs’ü feodal kalıntı ilan etmiş, tapınaklarını yıktırmıştı. “Dört Eski” olarak adlandırılan eski düşünce, kültür, adet ve alışkanlıkları ortadan kaldırmayı hedefleyen kapsamlı bir kampanya başlatılmıştı. Amaç, Çin toplumunu geçmişin “feodal” etkilerinden arındırarak devrimci ve ideolojik olarak homojen bir düzen kurmaktı. Bu bağlamda Konfüçyüsçülük resmî ideolojinin baş düşmanıydı; yerine sınıf mücadelesi, devrimci şiddet ve proleter kültür konulmuştu. Ama Mao’dan sonra, özellikle Deng Şiaoping’le başlayan reformlar ve hızlanarak Şi Cinping döneminde doruğa çıkan süreçte, o reddedilen gelenek sessizce geri döndü. Konfüçyüs yeniden keşfedildi, klasikleri okullara girdi üstelik yurt dışında Konfüçyüs kültür merkezleri açıldı.
Konfüçyüs düşüncesinde Ren, insanın başkalarına karşı duyduğu içten merhamet ve insancıllığı, Li, bu ahlaki duyarlılığın günlük hayatta düzen, görgü ve doğru davranış biçimleriyle görünür kılınmasını, Junzi ise bu iki erdemi içselleştirerek kendini sürekli geliştiren, örnek ve üstün karakterli insan ya da yönetici idealini ifade eder. Bu üç kavram birlikte hem bireyin ahlaki olgunluğunu hem de toplumun uyum içinde işleyişini tanımlayan bütüncül bir etik çerçeveye oturur.
Bugün “Çin Rüyası” etrafında şekillenen ideolojik çerçeveye bakıldığında, yüzeyde hâlâ devrimci terminolojinin izleri görülse de derinde çok daha eski bir damar yeniden canlanıyor. Sanki Komünist Manifesto’da sözü edilen “hayalet” bu kez yön değiştirmiş, Avrupa yerine Çin’in üzerinde dolaşıyor gibi. Ancak bu hayalet proletarya devriminin değil, Konfüçyüsçü ahlakın hayaleti. Parti elitlerinin meşruiyeti artık sınıf mücadelesi ya da devrimci öncülükten ziyade “Ren”, “Li” ve “Junzi” gibi kadim erdemler üzerinden yeniden tarif ediliyor. Vatandaşlık bilinci de aynı doğrultuda, kolektif devrim coşkusundan çok aileye bağlılık, hiyerarşiye saygı ve kişisel disiplinle anlam kazanıyor. Böylece modern Çin’de ideolojik dil sessizce evrilirken, otoriter düzen kendisini devrimci bir gelecek vaadiyle değil, geçmişten devralınan ahlaki değerler üzerinden temellendiriyor. Bu dönüşüm de tıpkı Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi, bir gerçekliğin çöküşünü değil, başka bir gerçekliğin yeniden inşa edilişini temsil ediyor. Mao’nun devrimci ikonoklazmı ne kadar radikalse, bugünün gelenekle modernliği birleştirme projesi de o kadar stratejik ve pragmatik. Bu değişimlerde temelde şunu görüyoruz. Hiçbir ideolojik yapı sonsuza dek sabit kalmıyor. En katı görünen duvarlar, en ateşli inançlar bile zamanın ve gücün ihtiyaçlarına göre ya yıkılıyor ya da yeniden yorumlanıyor.
Bugüne baktığımızda dünyanın hâlâ kutuplaşmış olduğunu görürüz ama artık o kutuplar ideolojik olmaktan çok inançsal, teknolojik ve jeoekonomik eksenlere kaymış durumda. Yine de çocukluğumuzdaki o sarsıntıyı unutmamak lazım. Bugün “ebedi” dediğimiz her düzen yarın bir sabah yıkılabilir. Ya da tam tersi, en derinlere gömdüğümüzü sandığımız değerler en beklenmedik anda hortlayabilir.
Belki de asıl anlamamız gereken gerçeklik dediğimiz şey ne kadar beton gibi görünürse görünsün aslında insan iradesi, güç dengeleri ve zamanın akışı tarafından sürekli yeniden yazılan bir metin gibi. Duvarlar yıkılır, ideolojiler dönüşür, ama insanlık her daim o metni yazmaya devam eder . Ve biz de o metnin hem yazarları hem de okurlarıyızdır.
Kendi ülkelerinde azınlık
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları: