‘Truman Show’da yaşayan 2 ülke
Yaklaşık 3 haftalık bir Avustralya ve Yeni Zelanda gezisinden kısmen imrenme, kısmen de soru işaretleri ile döndüm.
Düzenli şehirler, yüksek yaşam standardı, sokakta sizi tanımayan insanların güler yüzle selam vermesi, gerçek olamayacağını düşündüğünüz güzellikte bir doğa, özellikle banliyölerde kusursuz çimleri ve beyaz çitleri ile tek katlı evler, tehlikesiz, güvenli sokaklar ve refah.
Bunları deneyimlerken kendinizi bir an başrolünü Jim Carrey’nin oynadığı, Peter Weir’in yönettiği “The Truman Show” filminde hissediyorsunuz. O filmde Truman’ın yaşadığı Seahaven kasabası (manşet fotoğrafı) dış dünyadan tamamen izole edilmiş, düzen, güvenlik ve uyumun kontrollü biçimde yaşatıldığı ideal bir küçük kasaba toplumudur; sokakları temiz, komşuluk ilişkileri sıcak ve günlük yaşam öngörülebilir bir ritme sahiptir. Herkes belirli sosyal rolleri yerine getirir ve toplumsal düzenin sürmesi için davranışlar görünmez kurallar tarafından yönlendirilir. Bu nedenle Seahaven, bireysel belirsizliklerin en aza indirildiği, çatışmanın neredeyse hiç görünmediği ve toplumsal uyumun sürekli yeniden üretildiği kapalı ve aşırı düzenli bir topluluk modelidir.
Filmde bir reality show’un temel mekânı olan kasabayı hava durumundan gündelik olaylara kadar her ayrıntıyı yapımcı Christof yönetir. Christof kendisini bir tür koruyucu ve düzen kurucu olarak görür. Truman’ın güvenli, öngörülebilir ve tehlikelerden arındırılmış bir yaşam sürmesini sağladığını savunur, ancak bunu yaparken bireyin özgürlüğü üzerinde tam bir denetim kurar. Bu nedenle karakter, sosyal düzen ile bireysel özgürlük arasındaki gerilimi temsil eden, düzeni korumak için gerçekliği şekillendiren otoriter bir figür olarak yorumlanır.
Yukarıda bahsettiğim yapı, kamu yönetimi ve siyasette alanında “paternalizm” (babacılık) olarak adlandırılır. Latince” pater” yani “baba” kelimesinden türemiştir. Devletin bireylerin kendi iyiliği için onların bazı davranışlarını sınırlaması veya yönlendirmesi gerektiğini savunan yaklaşımdır. Bu anlayışta devlet, toplum karşısında bir tür “koruyucu ebeveyn” gibi görülür; bireylerin zarar görmesini önlemek, sağlıklarını, güvenliklerini veya refahlarını korumak amacıyla belirli kararları onların yerine alabilir.
“Paternalizm” uygulamalarda yumuşak ya da sert skalasında farklı şekillerde tezahür edebilir. Veya bir alanda daha sertken başka bir alanda daha yumuşak uygulanabilir. Avustralya ve Yeni Zelanda özelinde birkaç örnekle bu daha iyi anlaşılabilir.
Avustralya sigara konusunda çok koruyucudur. Dünyada sigaranın en pahalı olduğu ilkelerden biridir, en ucuz marka 20 Amerikan doları civarındadır, elektronik sigara ya da nikotin poşetleri gibi diğer tütün ürünlerinin ülkeye girmesi yasaktır. Turist olarak eğer doktor reçetesi ile bunlar size bir tedavinin parçası olarak verilmişse gezinizde reçeteyle sınırlı sayıda yanınızda getirebilirsiniz. Yolcu yanında getirebileceğiniz sigara sayısı ise 25 adettir. Her iki ülkede de biyolojik izolasyonu sağlamak için sınırlarda yaş meyve sebze, kuru yemiş, hayvansal içerikli yiyecekler sokulamaz, deklare edilmesi gerekir. Otobüslerde emniyet kemeri zorunludur.
Bu ülkelerin tarih boyu izole olarak kalması faunayı da etkilemiştir. Avustralya’da keseli hayvanlar çeşitlenmişken, Yeni Zelanda’da memeli hayvan doğal olarak bulunmamaktadır. Adaya sonradan getirilen possum (bir çeşit keseli sıçan) işgalci bir tür olmuş ve milyonlara varan sayısı ile doğayı tehdit eder hale gelmiştir. Yeni Zelanda bu konuda ciddi çalışmalar yapıyor ve 2050 yılında ülkeyi “predatör free” yani yırtıcılardan arınmış hale getirmeyi hedefliyor. Ülkede petrol kaynakları ve altın madenleri bulunmasına rağmen çevre etkilerinden dolayı bunları çıkarmıyor ve yine 2050 yılında fosil enerji kullanımını sıfırlamış olmayı planlıyor. Bu tür “paternalist” uygulamalar sağlık, eğitim, iş hayatı gibi diğer sosyal alanlarda da görülüyor.
Bu ülkelerin siyasi kültüründe bu tür düzenlemeler tarihsel olarak oldukça yaygın. 19. yüzyılın sonlarından itibaren ülkede devlet, çalışma saatleri, ücretler, sağlık ve güvenlik gibi alanlarda güçlü koruyucu düzenlemeler getirmiş. Bu yaklaşım siyasi literatürde zaman zaman “sosyal laboratuvar” olarak tanımlanır. Yeni sosyal politikaların erken dönemde denenebildiği bir ülke. Örneğin, dünyadaki ilk yasal asgari ücret uygulamalarından biri 1890’larda Avustralya’da ortaya çıkmıştır ve bu karar “Harvester Judgment” ile kurumsallaşmıştır. Yeni Zelanda’da 1800’lerin sonlarında alkolün yasaklanması için kadınların başlattığı hareket belirli ölçülerde başarılı olmuş ve dünyada kadınlara en erken (1893) seçme hakkı verilmesi ise sonuçlanmıştı. Son olarak duymuşsunuzdur, Avustralya 16 yaşın altındakilerin sosyal medya hesabı açmasını yasakladı.
Avustralya ve Yeni Zelanda’yı “paternalizm” üç temel alanda şekilleniyor:
Birincisi kamu sağlığı politikaları, ikinci olarak güvenlik ve risk düzenlemeleri ve son olarak sosyal refah ve davranış kontrolü politikaları. Bu politikalar totaliter bir rejim olarak değil genellikle liberal demokrasi içinde uygulanan koruyucu müdahaleler şeklinde ortaya çıkıyor. Yani devlet vatandaşın davranışlarını tamamen kontrol etmeden bazı alanlarda zarar riskini azaltmak için güçlü düzenlemeler getiriyor.
Avustralya ve Yeni Zelanda “paternalizm”in ya da genel olarak yeni dünyada Avrupa’daki birçok ülkeden farklı biçimde gelişmesinin nedeni tek bir faktör değildir. Tarihsel kurumlar, coğrafya, nüfus yapısı, devlet oluşumu ve siyasi kültür birlikte etkili olmuştur. Bu ülkelerde görülen model çoğu siyaset bilimci tarafından yüksek regülasyon, liberal demokrasi, yüksek toplumsal güven kombinasyonu olarak tanımlanır. Bu ülkelerde kamu kurumlarına güven genellikle yüksektir. Uluslararası araştırmalara göre düşük yolsuzluk, güvenilir kamu hizmetleri, güçlü hukuk sisteminin yarattığı yaşama yansıyan olumlu sonuçlar sebebi ile “paternalist” politikalar toplum tarafından daha kolay kabul ediliyor.
Eski dünyada tarihsel olarak devlet otoritesine daha fazla şüpheyle yaklaşılmasının nedenleri belki bu topraklarda ortaya çıkmış olan otoriter rejim deneyimleri, savaşlar ideolojik bölünmeler olabilir. Bu ülkelerin kuruldukları döneme bakarsak o zamanlarda bu ülkelerin nüfusları Avrupa’ya kıyasla küçüktü. Örneğin 1900’ler civarında Avustralya ‘da 3-4 milyon, Yeni Zelanda’da ise yaklaşık 800 bin kişi yaşıyordu. Bu durum yeni politikaların uygulanmasını kolaylaştırdığı gibi bunların sonuçlarının daha hızlı gözlemlenmesini sağlıyor ve işlemeyen politikalar daha çabuk değiştirilebiliyordu. Ayrıca bu dönemlerde yerleşim kolonilerinde devlet sadece yönetim kurumu değildi aynı zamanda demiryolları inşa ediyor, göç programlarını yönlendiriyor, tarımsal ve diğer ekonomik yerleşim planları yapıyor, sağlık ve eğitim gibi alanların alt yapılarını hazırlıyordu. Özetle tüm bunlar daha kuruluşu itibarı ile devletin toplumu şekillendiren bir aktör olarak algılanmasını sağladı ve bu yaklaşım “”paternalist politika geleneğinin de temelini oluşturdu.
“Paternalist” politikaların çoğu siyasi terminolojide “Pragmatist Reformculuk” diye adlandırılan Anglosakson kökenli bir yaklaşım sonucu ortaya çıkıyor. Bu yaklaşımda keskin ideolojiler yok yani politikalar ideolojik kategorilere göre değil etkinliklerine göre değerlendiriliyor, bir defada tasarlanmadan sonuçları ölçülüyor ve gerekirse değiştiriliyor ve buna ilave olarak radikal devrimler yerine kademeli bir değişim tercih ediliyor. Bu düşüncenin en temel taşı ise bilimsel veri, istatistik ve uzman görüşü.
Bu ülkeler, “Truman Show”daki özlenen sahte cenneti toplumsal ölçekte gerçekleştirmiş gibi duruyor. Tehlike sıfıra yakın, refah yüksek, estetik ve düzen üst düzey. Ama Christof’un totaliter tanrılığı yok; yerine coğrafi izolasyon, tarihsel refah birikimi ve liberal demokrasinin yumuşak gücü var. Bir ütopya denemesi ki, dışarıdan bakanı hem kıskandırıyor hem ürkütüyor. Çünkü o kusursuzluk bireyi sorgulamaktan alıkoyuyor. Jean Baudrillard’ın hipergerçeklik (hyperreality) teorisi, postmodern felsefenin en çarpıcı ve tartışmalı kavramlarından biridir. Baudrillard hipergerçekliği şöyle tanımlar:
“Kökeni ya da gerçekliği olmayan bir gerçeğin modeller aracılığıyla üretilmesi.”
Burada artık gerçeklik ile onun temsili arasında fark kalmamıştır; simülasyon gerçekliğin yerini alır ve ondan daha ikna edici, daha çekici, daha “gerçek” olur.
Pasifik’teki ‘Hollanda’
Maorileri kızdırmaya gelmez!
2 Türk’ün Avustralya’ya savaş ilanı
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
