Jeopolitik pazarda yeni “ürünler”
Uluslararası ilişkiler literatürü, devlet davranışlarını genellikle güç, çıkar ve güvenlik ekseninde okur.
Oysa bugün Orta Doğu’da yaşananlar, bu klasik çerçevenin çok ötesinde; pazarlama teorilerinin en sert jeopolitik enstrümanlarla birleştiği yeni bir döneme işaret ediyor. 1900’lerin başındaki “ne üretirsem onu satarım” mantığının yerini nasıl “kişiselleştirilmiş tasarım” aldıysa, savunma sanayi de aynı dönüşümü hem de çok daha kanlı bir versiyonuyla yaşıyor. İran merkezli gerilim, artık sadece bir güvenlik krizi değil; küresel silah üreticilerinin ürün lansmanı, saha testi ve bağımlılık yönetimi süreçlerinin iç içe geçtiği dev bir laboratuvar vazifesi görüyor.
Savaşın 4P’si yeniden yazılırken
20. yüzyılın ilk yarısında devletler için silah, tıpkı Ford’un T-Modeli gibi, “standartlaştırılmış” bir üründü; siyah olmak kaydıyla her rengi seçebilirdiniz. Savaşta, stokta ne varsa cepheye sürülür, kullanıcı deneyimi diye bir kavramdan söz edilmezdi. Bugün ise İran-İsrail hattında yaşanan her angajman, dijital ve deneyim odaklı pazarlamanın askeri versiyonuna dönüşmüş durumda. Artık İHA, SİHA, seyir füzesi veya hava savunma sistemi bir “ürün” değil; çözüm paketi, hatta daha doğrusu bir nevi bağımlılık ekosistemi. Üretici devlet, bölge ülkelerine sadece mühimmat değil, bir stratejik kader ortaklığı satıyor. Bu ilişki, klasik tedarikçi-müşteri ilişkisinden........
