Bunu hiç unutma evlat! Batı hiçbir zaman medenî olmamıştır |
Bunu hiç unutma evlat! Batı hiçbir zaman medenî olmamıştır
Muhammed Zahir Yıldız
“Bunu hiç unutma evlat! Batı hiçbir zaman medenî olmamıştır”Toplumumuzun dimağında uzun yıllardır dolaşan, adeta bir şehir efsanesine dönüşmüş garip bir algı var. Ne zaman sosyal hayatta bir aksaklık, adalette bir gedik ya da idari bir eksiklik görsek, bakışlarımızı hemen Batı’ya çevirip orayı kusursuz bir ütopya gibi pazarlamaya başlıyoruz. "Onlarda insan değeri var," "Haksızlık yapılmaz," "Yöneticileri mütevazı, gelir dağılımı adil" gibi cümlelerle, Batı adeta modern bir "saadet asrı" gibi resmediliyor. Ancak bu parlatılmış vitrinin arkasındaki karanlık koridorlara bakınca, karşımıza çıkan manzara hiç de iç açıcı değil.Avrupa’nın bugün övünülen refah seviyesi, zannedildiği gibi sadece çok çalışmanın ya da adil bir paylaşımın neticesi değildir. O parıltılı şehirlerin, altın kaplamalı sarayların temelinde; Afrika’nın talan edilmiş elmasları, Asya’nın sömürülmüş yeraltı kaynakları ve mazlum halkların gözyaşı vardır. Bugün "demokrasi beşiği" diye yutturulan Danimarka veya Belçika gibi devletlerin refahı, yüzyıllarca süren sömürgeciliğin bir mirasıdır. Gemilerle sadece maden taşımadılar; insan onurunu da köle pazarlarında sattılar.1961’de Almanya’ya giden işçilerimizin dişlerinin kontrol edilmesi, sadece teknik bir sağlık muayenesi değil; insanı "canlı bir makine" veya bir "meta" olarak gören o köhne bakış açısının bir tezahürüydü. Mehmet Akif Ersoy, o meşhur dizelerinde bu durumu nasıl da güzel özetlemişti:"Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar!"Akif için Batı, teknik imkânları ne kadar gelişmiş olursa olsun, ahlaki ve insani değerler noktasında can çekişen, tek dişiyle yalnızca parçalamayı bilen bir yapıydı.Batı’nın insan hakları karnesi, aslında "kendinden olanlar" için geçerli olan dar bir alanı kapsar. Kendi müfredatlarında ve zihin dünyalarında kök salan Darvinist yaklaşım, ırkları bir hiyerarşiye dizer. Bu çarpık anlayışa göre, Batılı tam insan; Doğulu veya Afrikalı ise henüz evrimini tamamlamamış "yarı insan" hükmündedir. Bu yüzdendir ki, Halepçe’de zehirli gazla can veren çocuklar, Ruanda’da kameralar önünde katledilen 900 bin can Gazze’de katledilen çocuklar veya Cezayir’de dökülen kan, Batı’nın o meşhur "insan hakları" radarına girmez. Ve yakın zaman da bile meydana gelen hiçbir katliama tepki göstermediler. Çünkü onların nezdinde ölenler, "tam insan" değildir.Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç, bu ikiyüzlülüğü Batı’nın tam kalbinde yüzlerine şöyle çarpmıştı:"Ben Avrupa’ya giderken kafam önümde eğik gitmiyorum. Çünkü çocuk, kadın ve ihtiyar öldürmedik. Çünkü hiçbir kutsal yere saldırmadık. Oysa onlar bunların tamamını yaptı; hem de Batı’nın gözü önünde, Batı medeniyeti adına."Eğer bugün sosyal münasebetlerimizde bir yozlaşma, adalet terazimizde bir kayma varsa, bunun sorumlusu Batı'nın sahte ışığına kapılıp kendi köklerimizden kopmamızdır. Bizim medeniyet tasavvurumuzda, "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" diyen bir Peygamber muştusu; "Fırat’ın kenarında bir kurt kuzuyu kapsa, adli ilahi onu benden sorar" diyen bir adalet anlayışı vardır.Kur’an-ı Kerim’in, Müslümanları tarif ederken "Öfkelerini zapt ederler ve insanları affederler" (Âl-i İmrân, 134) düsturu, toplumsal barışın yegâne reçetesidir. Bizim sorunumuz Batılı olamamak değil; kendi inancımızın vadettiği o yüksek ahlaki düzeye sadık kalamamaktır.Netice itibarıyla; sömürgecilikten beslenen, ırkçılığı ideoloji haline getirmiş bir yapıyı "medeniyet" olarak kutsamak, kendi kimliğimize yapılmış bir haksızlıktır. Hakiki medeniyet, insanın rengine ve coğrafyasına bakmaksızın ona "Eşref-i mahlûkat" (yaratılmışların en şereflisi) nazarıyla bakabilenlerin kuracağı bir dünyadır.Ancak sadece eleştirmek yetmez; asıl mesele, bu kuşatmayı yaracak iradeyi ortaya koyabilmektir. Bugün tüm İslam âlemi olarak, Batı’nın sömürgeci zihniyetiyle yoğrulmuş ve ruhumuza dar gelen elbisesinden sıyrılıp, kendi hakikatimizle yeniden dirilmemiz bir mecburiyettir. Şu an İslam coğrafyalarında uygulanan ve Batı menşeli olan tüm kanun ve nizamlar, toplumun vicdanıyla ve kadim inancımızla tam bir uyum içinde değildir.Bize ait olmayan, ithal ve ruhsuz kurallar yerine; tamamıyla yerli, kendi medeniyet köklerimizden beslenen ve inançlarımıza uygun bir düzenin tesisi artık ertelenemez bir zorunluluktur. Ancak o zaman, başkasının gölgesinde yaşamaktan kurtulup, dünyaya yeniden adaleti ve huzuru müjdeleyen o büyük medeniyeti inşa edebiliriz. Kendi ruh köklerine dönmeyen bir toplumun, başkasının rüzgârıyla menzile varması mümkün değildir.