Edebiyatta Büyük Yanılgı: Çok Okuyan İyi Yazar Olur
Edebiyat ortamında en kolay kurulan cümlelerden biridir bu. Başta makul görünür bu hüküm, hatta terbiyeli, kültürlü, yerleşik bir kanaat gibi de durur icabında. Kim itiraz etse nankörlük ediyor sanılır. Oysa bu ifade, edebiyat alanının en yaygın konforlarından, beylik cümlelerindendir. İçinde yarım yamalak bir hakikat taşıyan, geri kalan kısmında kocaman bir yanılsama saklayan boş bir lâkırdı diyerek el yükseltmek mümkün.
Çok okumanın yazara katkısı vardır; dil duygusunu genişletir, hafızayı zenginleştirir, üslûp çeşitliliğini gösterir, edebiyat tarihinin imkânlarını açar. Ne var ki okuma ile yazma arasında doğrusal bir sebep-sonuç bağı kurulduğu anda iş bozulur. Niye mi? Okur olmak başka bir melekedir, yazar olmak bambaşka bir gerilim ister de ondan. Biri alımlama işidir, öteki kurma. Biri başkasının cümlesine girer, öteki kendi cümlesinin riskini taşır. Biri dikkat ister, öteki dikkatle birlikte cesaret, ritim, içgüdü, seçme kabiliyeti, ses ve hüküm ister. Bu kadarı kâfi.
İyi okur, güçlü bir yazarın ön şartı olabilir, garantisi olamaz. Zaten edebiyat hayatında en sık görülen hayal kırıklıklarından biri buradan doğar. Yıllarca kitapların arasında yaşamış, yüzlerce romanı, şiiri, incelemeyi sindirmiş biri eline kalem aldığında kupkuru, taklitçi, ruhsuz metinler üretmesi şaşırtıcı sanılır. Oysa şaşıracak bir taraf yoktur. Çünkü okumak, başkasının tamamladığı bir mimariye hayran kalmayı öğretir. Yazmak ise temeli görünmeyen bir yapıyı sıfırdan kurmayı gerektirir. Okur, bitmiş olanı görür. Yazar, henüz yok olanı var etmeye çalışır. Bu iki hareket arasında uçurum vardır. Bir katedralin içinde gezmekle taş ocağından blok seçmek, plan çizmek, yük hesabı yapmak, kubbeyi ayakta tutmak aynı şey sayılmaz, sayılmamalıdır.
Üstelik ne var biliyor musunuz; çok okuma bazen yazının önünü açmak yerine onu sakatlar. Özellikle genç yazarlarda görülen bir tıkanma vardır: Okudukça cümle çoğalır, ses kaybolur. Kişi her şeyi bilir gibi olur, kendi cümlesine güvenemez hale gelir. Her paragrafın arkasında bir büyük gölge belirir. Bir cümle kurar, kulağına filanca romancı çalınır. Bir sahne yazar, zihninde falanca hikâyeci dolaşır. Bir karakter kurar, başkasının karakterleri omzuna abanır. Sonuçta yazı, kendine ait bir iç zorunluluktan doğmak yerine okuma hafızasının vitrini haline gelir. Kişi yazdığını değil, okuduklarının toplamını dolaşıma sokar. Bunun adına da çoğu zaman ‘edebî olgunluk’ denir. Oysa metnin damarına bakıldığında orada dolaşan şey yaşanmış bir dil değil, öğrenilmiş bir edebiyat süsüdür.
Yazarlık, kitaplarla kurulan bağdan önce dünyayla kurulan ilişkinin niteliğine dayanır. Bir insanın bakış gücü zayıfsa, hayat karşısında duyargaları körelmişse, insan sesini duymayı bilmiyorsa, ayrıntının içindeki titreşimi fark etmiyorsa, üstüne ne kadar okuma boca edilirse edilsin ortaya çoğunlukla işlenmiş malûmat çıkar.
Yazı için malzeme gerekir, evet. Ne var ki malzemenin kendisi hayatın yerine geç-e-mez. Edebiyat, okunan kitapların toplamı kadar yaşanan, gözlenen, çekilen, saklanan, bastırılan, ertelenen, utandıran, hırpalayan şeylerden beslenir. Bu yüzden kimi insanlar onca kuramsal donanıma rağmen sahici bir diyalog yazamazken, kimi ise tek bir bakışla bir ömrü açan cümle kurabilir. Yazıda belirleyici olan, hayatın içinden neyi çekip hangi yoğunlukta dile çevirebildiğindir.
Burada sezgi meselesinin öne çıktığını fark etmişsinizdir. Edebiyat konuşulurken en çok hafife alınan, en çok küçümsenen şeylerden biridir bu.
Sezgi deyince kimi çevreler hemen muğlaklık, romantizm, ölçüsüzlük, belirsizlik görür. Oysa yazarlık sezgisi denilen şey, dilin akışını, karakterin sınırını, sahnenin ağırlık merkezini, susulması gereken yeri, hızın nerede artıp nerede düşeceğini, hangi kelimenin paragrafı ayağa kaldırıp hangisinin onu öldüreceğini ayırt etme kudretidir. Bu kudret kitaplarla keskinleşebilir, eğitimle rafine hale gelebilir, ustalarla temas içinde biçim kazanabilir; gene de çekirdeği öğretilerek yerleştirilen bir aparat gibi durmaz. Bir yazarda vardır, bir başkasında seyrektir, ötekinde hiç yoktur. Yazı atölyelerinin, yaratıcı yazarlık seminerlerinin, kuram derslerinin sınırı da burada ortaya çıkar. Teknik aktarılabilse de iç duyma biçimi aktarılamaz. Yapı öğretilebilir, ses öğretilemez. Kurgunun temel ilkeleri gösterilebilir, cümlenin nabzı verilemez. Yazının neden yürüdüğünü çözümlemek mümkündür, bu yürüyüşü yeni bir metinde yeniden doğurmak ayrı bir iştir. Bu noktada teknik ile yetenek arasında yıllardır süren tartışma da berraklaşmaktadır. Teknik küçümsenecek bir şey değildir. Hatta yazarlık hevesi taşıyan nice insanı ilk tökezlemesinde ele veren şey teknik eksikliktir. Ritimsiz paragraf, gevşek kurgu, konuşmayan diyalog, gereksiz tasvir, taşıyamadığı imge, dağınık zaman örgüsü, sahne ile özet dengesini kuramama, bakış açısındaki savrulma… Bunların hepsi teknik sorunlardır ve çok çalışarak büyük........
