Edebiyat, Sanat ve Kimlik

Türk tarihinin derinliklerine bakıldığında, bu coğrafyada yüzyıllar boyunca sayısız müstesna şahsiyetin yetiştiğini ve onların milletin kaderine yön veren hizmetleri ve bıraktıkları kalıcı eserlerle kültür tarihimize mühim katkılarda bulundukları görülmektedir. Bu tarihî simaların hayatları incelendiğinde, yalnızca dönemlerine değil, sonraki nesillere de ışık tutacak pek çok ibretli hadisenin ve örnek teşkil eden davranışı bizlere miras bıraktıklarıanlaşılmaktadır. Toplumda güçlü ve bilinçli bir kimlik inşasının gerçekleşebilmesi için, bu örnek şahsiyetlerin fikir dünyalarının, hayat mücadelelerinin ve eserlerinin yeni nesillere doğru ve kapsamlı bir biçimde aktarılması gerekmektedir. Zira modern dünyada milletlerin karşı karşıya bulunduğu en önemli meselelerden biri, tarihî hafızanın korunması ve kimlik bilincinin sağlam temeller üzerinde yükseltilmesidir.

Ne demek kimlik meselesi? En basit ifadeyle kimlik, bir milleti oluşturan fertlerin hangi aileye, inanca, kültüre ve medeniyete mensup olduklarının şuuruna sahip olmalarıdır. Bununla birlikte, bir şahsın kendisini nasıl algıladığı ve tarihî ile toplumsal süreçlerde kendisini hangi konumda gördüğü de kimlik kavramının önemli boyutlarından biridir. Toplumlar, yetiştirdikleri nesillere bu aidiyet ve bilinç duygusunu kazandıramadıkları takdirde, gelecekte ciddi sorunlarla karşılaşabilirler. Zira kendi toplumu ve kültürel çevresine yabancı hâle gelen nesiller, zamanla varlıklarını sürdürmekte güçlük çeker ve hatta yok olmaya mahkûm olabilirler.

Basına yansıyan haberlere göre, gelişmiş bazı Batılı ülkelerde gerçekleştirilen anketlerde gençlere şu soru yöneltilmektedir: “Eğer ülkeniz başka bir millet veya devlet tarafından işgal edilirse, devletiniz ve milletiniz için savaşır mısınız?” Bu kritik soruya “savaşırım” yanıtını verenlerin oranı son derece düşüktür. Bu durum göstermektedir ki, bir millet maddî ve teknolojik olarak ne kadar ilerlemiş olursa olsun, kimlik bilinci ve aidiyet duygusu eğitim sistemi aracılığıyla geleceğin teminatı olan genç nesillere kazandırılmazsa, uzun vadede o devletlerin bağımsızlıklarını koruyabilmeleri büyük ölçüde mümkün olmayacaktır.

Diğer yandan, dijitalleşmenin hız kazanmasıyla birliktesosyal medya kültürünün yaygınlaşması, gençlerin kendi kültürel köklerinden kopmalarını kolaylaştırmaktadır. Dolayısıyla, bir milleti meydana getiren fertler, kendilerine özgü inanç, kültür, tarih, gelenek ve görenekler ile edebiyat ve sanat şuuruylayetiştirilmedikçe, gelecekte karşılaşılacak büyük problemlerin işaretlerini görmek zor olmayacaktır. Az çok tarih bilgisine sahip olanlar, bu gerçeği çok iyi bilirler.

Peki, bu noktada bize düşen nedir? Her şeyden önce, özellikle gençlerimiz başta olmak üzere toplumu oluşturan her bireye, eğitim sistemi içerisinde sağlam bir kimlik ve aidiyet bilinci kazandırmak gerekmektedir. Bu bilincin oluşabilmesi için din, inanç, kültür, gelenek ve göreneklerimizin yanı sıra edebiyat, sanat ve tarih şuurunun da sistemli bir biçimde verilmesi zaruridir.Bu alanlarda yapmış olduğum okumalar ve incelemeler neticesinde şu hakikati müşahede ettim: Bazı dönemlerde aksamalar olsa da geçmişten günümüzekadar, eğitim sistemimizde bu hassasiyet büyük ölçüde gözetilmiş görünmektedir. Mesleği ne olursa olsun, okuyan insanımıza din, inanç, tarih, edebiyat ve sanatgibi alanlarda az ya da çok bir bilinç kazandırılmış; böylelikle millî ve manevî değerlere bağlı bireyler yetişmiştir. Bu kişiler, farklı meslek gruplarına mensup olsalar dahi, edebiyat ve sanatı anlamış, bu alanlardan beslenmiş ve geriye kıymetli eserler bırakmayı başarabilmişlerdir. Hatta sadece Tanzimat’tan günümüze uzanan süreye bakmak bile, bu niteliklere sahip pek çok mühim şahsiyetin yetiştiğini göstermeye fazlasıyla kâfidir.

Şinasi, özel ve sistemli bir edebî eğitim almamış olmasına rağmen, şairliği ve yazarlığının yanı sıra Türk edebiyatında birçok yeniliğin öncüsü olmayı başarmıştır. Ziya Paşa, devlet adamı kimliğine rağmen ardında kalıcı nitelikte pek çok eser bırakmıştır. Vatan şairi Namık Kemal’in hayatı incelendiğinde ise, düzenli bir tahsil görmemiş olmasına rağmen, edebiyatın hemen her türünde -şiir, roman, tiyatro ve fikir yazıları- dikkate değer bir külliyat meydana getirdiği görülür. Recaizade Mahmut Ekrem de devlet memuriyetine rağmen edebî sahada önemli eserler ortaya koymuş; Abdülhak Hamit Tarhan, diplomat ve devlet adamı kimliğiyle birlikte, Türk edebiyatına yön veren birçok esere imza atmıştır. Ahmet Mithat Efendi ise çeşitli memuriyet görevlerini yürütürken yüzlerce eser kaleme alarak edebiyatımızın en üretken simalarından biri hâline gelmiştir. Bu örneklerin her biri, dönemin aydınlarının farklı vazifelere sahip olsalar dahi edebiyat ve kültürle derin bir bağ kurduklarını açıkça göstermektedir.

Beşir Fuat, bir askerî tıp doktoru olmasına rağmen, bugün daha çok ardında bıraktığı eserlerle ve edebî tartışmalara getirdiği yeni ufuklarla hatırlanmaktadır. Cenap Şahabettin, mesleğinde son derece başarılı bir hekim olmakla birlikte, hafızalarda yer eden yönü daha çok zarif üslubuyla kaleme aldığı şiirleri ve diğer edebî eserleridir. Mehmet Akif ise veterinerlik alanında tahsil görmüş olmasına rağmen, milletin gönlünde hem eşsiz şiirleriyle hem de vatanın kurtuluşu için sergilediği fedakârlıklarla müstesna bir yer edinmiştir. Süleyman Nazif, bir devlet adamı kimliği taşısa da, onu asıl unutulmaz kılan; şiirleri, nesirleri ve tarihî meseleler üzerine kaleme aldığı değerli çalışmalarıdır. Alî Emîrî Efendi, devlet hizmetinde bulunmuş olmakla birlikte, bugün daha çok kitap sevdası, ilim aşkı ve bıraktığı kıymetli edebî miras ile anılmaktadır. Yahya Kemal ise Fransa’da tarih eğitimi almış olmasına rağmen, önemlibir şair olarak tarihteki yerini almıştır. Bu örneklerin her biri, farklı meslek ve görevlerde bulunmalarına rağmen, söz konusu şahsiyetlerin edebiyatla kurdukları derin irtibat sayesinde kültür ve fikir dünyamıza kalıcı katkılar sunduklarını açıkça ortaya koymaktadır.

Bu listeyi günümüze kadar uzatmak elbette mümkündür. Nihayetinde sözünü ettiğimiz tüm bu şair ve yazarlar, kendi meslekî meşguliyetlerinin yanında tarih, edebiyat ve sanatla da yakından ilgilenmiş; böylece kimlik meselesine dair son derece güçlü bir hassasiyet geliştirmişlerdir. Bu bağlamda, söz konusu geniş yelpaze içinden özellikle üç isme dikkat çekmek istiyorum: Alî Emîrî Efendi, Süleyman Nazif ve Mehmet Akif. Bu müstesna şahsiyetler, yalnızca kaleme aldıkları eserlerle değil, aynı zamanda taşıdıkları kimlik bilinci ve kültürel sadakatle de nesiller için örnek teşkil eden simalardır.

Alî Emîrî Efendi

1857-1924 yılları arasında hayatını sürdüren Alî Emîrî Efendi’nin, küçüklüğünden itibaren okumaya ve araştırmaya olan merakı aşırı derecelerdedir. Henüz dokuz yaşındayken, beş yüzden fazla şairin şiirlerinin yer aldığı Nevâdirü’l-Âsâr isimli eserdeki dört bin beyti ezberlemiştir. Gençliğinde hat sanatıyla da meşgul olmuş ve yazdığı bazı levhalar Diyarbakır’da camilere asılmıştır. Yine gençlik yıllarında Doğu Edebiyatı’na ait birçok kitabı okuyup ezberlemiştir.

Diğer yandan onun hayatı değişik memuriyetlerle geçmiştir. O, kâtip, maliye müfettişi ve