Bir Ramazan Masalı

Nerede o eski ramazanlar diye başlamayı düşünmüyorum. Endişeye mahal yok. Ramazan ayı üzerine düşününce aklıma ilk gelen şeyi sizinle paylaşacağım.

Efendim malum Konyalıyız. İlk çocukluğum diye niteleyebileceğim beş altı yaşlarında iken Kovanağzı semtinde ikamet ediyordu bizimkiler bittabi ben de. Orada Ramazan ayına dair hatırladığım; anacığımın öğleyin içini tepeleme ekmekle doldurduğu yoğurt çorbasını kaşık kaşık ağzıma tepmesidir. Biçare kendisi oruçlu, vakit de öğleyi biraz geçmekte olduğundan midenin boşalıp açlık sinyallerinin tavan yaptığı zamanlar… Hadi ham yap, bu kaşığı baban için bu kaşığı da benim için, hadi şu kaşığı da ağabeyin için yazık okulda nasıl acıkmıştır yavrucak, hadi bakalım ham ham…  İşte bu nevi bulanık hayal meyal hatırat…

İlkokul üçüncü sınıf civarı tası tarağı toplayıp yeni evimizin bulunduğu Muhacir Pazarı semtine taşınmıştık. Burada artık hatıralar yavaş yavaş aralanan sis perdesinin ardında giderek netleşiyor. Mesela kardeşlerle beraber tutulan tekne oruçları geliyor sahneye. O zamanlar günler mi uzundu vakit mi daha bereketliydi bilmem gün öğleye ağmak bilmezdi. Eski kadınlar yemekleri sabahtan koyarlar ocağa. Saat dokuz on oldu mu evin içi mis gibi yemek kokularıyla dolardı. Gel de öğleyi bekle bekleyebilirsen. Saatin karşısındaki minderi mesken tutar saniyeleri saymaya başlarsın. Gece tatlı uykuya kıyıp az daha erken kalkmadığına, sahurun başına yetişemediğine hayıflanırsın. Resim yapar, televizyon seyreder epey zaman geçtiğine kani olunca saate bakarsın. Hey hat, beş dakika ya geçmiş ya geçmemiştir, puf…!

Sonra, oruçlu olup olmaman mühim değil, iftar saatine yakın balkona çıkar top sesi ardından akşam ezanını beklersin. İçerde sofra başında bekleyen ahaliye müjde vermek için kardeşinle yarışır, bazen sürtüşürsün, ne heyecan!

Televizyonda TRT’nin iftar programı açıktır. Henüz Ankara ve İstanbul için iftar saati olmamıştır. Fakat Konya ezanı okunmuştur. Tüm aile iştahla yemeğe davranırken televizyonda kara cübbeli, beyaz imam sarıklı bir hafız Kuranı Kerim okur. Sofrada bir sessizlik ve huşu… Derken Ankara ezanı, ilahiler…

Ortaokul çağlarında artık tam gün oruçlar başlamıştır. İftar heyecanı tüm coşkusuyla devam emektedir.  Bununla beraber yavaş yavaş sahur hazırlıklarına yardım etmeye başlamışız. O esnada sokağa bakan pencerede bir ses:

Göz aydın hepimize/ Mübarek günler bize/ On bir ayın sultanı/ Hoş geldin evimize.

Tabii mâni bu olmayabilir ben örnek babında yazdım bir tane.  İşin esas ilginci maniye eşlik eden davulun yanı sıra bir de klarnet olması. Hoş o zamanlar küçüğüz ve adet bu zannediyoruz. Meğer yıllar sonra öğrenecektim, ramazan geceleri bu iki enstrümanın birbirine eşlik etmesi bizim mahalleye has bir adet imiş. Malum ya muhacir pazarı ve semt sakinlerinin bazıları hatta büyük çoğunluğu bizim çingene dediğimiz göçmen halktan oluşmakta. Bunlar ekseriya daha çocuk yaşta davul, zurna, darbuka, klarnet çalmayı öğreniyor. Yanı sıra zil takıp oynamayı gerdan kıvırmayı göbek atmayı dokuz sekizlik ritim eşliğinde ceketi beline takıp raks etmeyi… (Bu kısmın konumuzla bir ilgisi yok, aklıma geldi yazdım.)  Dolayısıyla ramazan davulcuları genellikle bu semte mensup halk arasından seçiliyor. Fakat böyle de olsa klarnete başka semtlerde hiç rastlamadım. Bugün bunu bizim mahallenin sahip olduğu bir ayrıcalık olarak düşünüyor ve mutlu oluyorum.

İşte Ramazan gecelerimize renk katan bu davulcular ramazanın on beşinde ve bir de sonunda olmak üzere ikindi üzeri kapı kapı dolaşıp bahşiş toplamaya çıkarlardı. Tabii tek tek bütün kapıları hem de davulun tokmağıyla çalmayı da ihmal etmezlerdi. Sokak boyunca pencereden sarkan apartman sakinlerinin bazıları bahşişi uzatırken şarkı isteğinde bulunurdu. Davulcu ve klarnetçi bahşişin miktarına bakmaksızın bu istekleri itina ile yerine getirirdi. Aman ne parçalar…!

Saçlarını dağıtırsın/ Rüzgarlara bırakırsın/ Sen sevmeye yakışırsın/ Seni sevmeyen ölsün, Allah, ölsüüün!

Mavi mavi masmavi/Gözleri boncuk mavi/ Bir gördüm âşık oldum/ Bu gelen kimin yâri!

O mastika mastika/ O şişe dolu mastika/ Alayım kızıma bir kutu boya/ Boyasın kendini boydan boya…

İyice havaya giren sazendeler birkaç şarkı da kendileri patlatır sonra enstrümanları  çala konuştura sokağın başında gözden kaybolurlardı. Bu günlerde davul ve klarnete bir de darbuka dahil olurdu ki demeyin gitsin. Ortaya çıkan şenlik havasını tahayyül etmeyi sizlerin hayal dünyasına bırakıyorum.

Yukarıda bu cümbüşün bizim semte has bir adet olduğunu sonradan öğrendiğimi söylemiştim. Evet, doğru, zira ilerleyen zamanlarda Şehrin farklı semtlerinde ikamet ettim. Hiç birisinde böyle bir uygulamaya rastlamadım. Her şeyden önce artık zaman değişmişti ve sahura telefon alarmıyla uyanmaya başlamıştık. Eskiden sanki saat yok muydu onu kuramaz mıydın diyebilirsiniz. Evet, saatin alarmını kurardık tabii ama ondan önce sokağa bakan penceremizin hemen önünden geçen davulcuların bütün evi hoplatan sesi alarma hacet bırakmıyordu. Dolayısıyla sahura bizim ayarladığımız saatte değil davulcuların uygun bulduğu saatte kalkıyorduk. Burada ise semtin bakalım hangi köşesinden adeta teneke çalar gibi ritimsiz, ahenksiz bir patırtıyı şans eseri(!) duyabiliyorduk. Evet, evet yanlış duymadınız teneke çalmak dedim. Zira bu sanki arkasına takılmış sokak köpeklerini kaçırmak için gürültü çıkarma işini başka nasıl açıklayabilirim bilmiyorum. Ya da âdet yerini bulsun kabilinden el ucuyla yapılıveren yasak savma işini. Tabii bunda küçük yaştan itibaren ritimli, usullü, sahur cümbüşleri vesilesiyle en yüksek perdeden başlamak suretiyle bir müzik zevki kesp etmemizin büyük payı olduğunu da kabul etmeli.

Neyse efendim bu dönemde artık sahurda davul çalma geleneğinden vazgeçilmesi demeyelim ama ya işin ehillerince icra edilmesi ya da sembolik olarak belli semtlerde yine ehillere yaptırılması gerektiğini düşünmekteyim. Şimdi aklıma geliveren bir yolu da paylaşmadan edemeyeceğim. Şöyle ki, bu davul çalma işinin günümüz Konya’sında ezan okunurken uygulandığı gibi merkezi sistemden hal(l)edilmesi (!) de değerlendirmeye alınabilir. Namaza davet çağrısını mekanik sesler eşliğinde bütün uhrevi zevkinden uzak dinlemeye alışan kulaklarımız zamanla hoparlörlerden yükselen bangır bangır davul sesine de alışacaktır, bu konuda hiç merak buyurulmaya…!

Efendim latifeyi bir yana bırakırsak geleneklerin sürdürülmesi ve yeni nesillere aktarılması elbette önemlidir. Bunun yanında sırf bir geleneği sürdürmek adına bozulmuş aksak yanlarına rağmen körü körüne bir alışkanlık üzerinde ayak diremek de pek akılcı görünmüyor. Değişen zamana ve şartlara göre yeni zihinler gelenekten gelen alışkanlıklarda birtakım iyileştirmeler yapabilmelidir. Özellikle de işlevini yitirmiş ve artık bir rahatsızlık unsuru oluşturuyorsa bu doğal hatta elzemdir.  Misal ben bunu estetik açıdan ele alıyor ve kulak tırmalayıcı bir sese gürültüye ısrarla devam edilmesini abuk buluyorum. Başkaları yani küçük çocuğu, hastası, yaşlısı olanlar veya gece mesai yapıp o saatte istirahat etmekte olanlar gereksiz görebilir. Zira genişleyen şehir ortamında ve farklı iş koşullarında tüm ahali aynı ritüelleri yapmıyor aynı saatte yatıp kalkmıyor olabilir. Veya ne bileyim bazıları sahur için kalkmıyor olabilir. Dediğimiz gibi büyüyen şehirlerde bunlar gayet tabii hadiselerdir…

Ramazan’ın sıcaklığı, paylaşmanın güzelliği inancımız gereği yerine getirmeye gayret ettiğimiz bu ibadetin samimiyeti yüreklerimizi sarsın. Tüm inananlara huzur ve saadet getirsin dileklerimle…  


© Maarifin Sesi