Sözün Tesirini Nerede Kaybettik?

Söz bitti… Köprüleri bir bir yıkıldı insanlığın. Kelimeler hezeyanların arasında mahsur kaldı ve sesler uğultulardan ibaret kaldı. Söz bitti… Hakikat duyulmaz oldu kalabalıkların içinde. Aklın ve kalbin rotası şaştı. Söz bitti… Kelamın kalbine doğru yürüyüşümüz yarım kaldı.

Söz, insana sunulmuş kadim imkânlardan birisidir. İnsan, eşyayı isimlendirerek dünyayı kurdu; hakikati ifade ederek varlığına temel oluşturdu. Çağlar, toplumlar ve medeniyetler kelimelerin üzerinde yükseldi… Söz; sesten ibaret değildi, söz bir istikametti. Söz, insanın içinden doğan ve yine insanın özüne varan bir yolculuktu. Hz. Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi’sinde sözün bu hikmetli seyrini ne güzel tasvir eder:

“Bu dil denen et parçasından hikmet nehri ırmak gibi akmakta… Kulak denen deliklerden akıp, meyvesi akıl ve anlayış olan can bağına kadar gitmekte.”

Bir zamanlar insanın varlığını, inancını, değerlerini ve mefkuresini üzerine inşa ettiği söz şimdi bir hız ve hırsçağında tüketilebilen bir meta ve alınıp satılabilen bir nesne haline geldi. Gösterişli ve parlak; fakat derinliği yok. Yüksek perdeden, bangır bangır; fakat yüreğe dokunan bir tınısı yok. Dışı pazarlanacak kadar cazip, içi doldurulamayacak kadar boş… Artık söz çoğalsa da değeri azalıyor; ses yükselse de hakikat kısılıyor.

Bugün bizler kalabalıkların arasında iletişimden, sevgiden ve muhabbetten mahrumuz. Hepimiz bir şeyler anlatıyor ve konuşuyoruz fakat hiçbirimiz dinlemiyoruz. Sözlerimiz muhatabının kalbinde ve aklında makes bulmuyor ve henüz muhatabını bulmadan solmaya başlıyor. İnsanlarla aramızda çokça etkileşim var fakat iletişim yok, çokça ses ve söz var fakat sevgi, samimiyet ve muhabbet yok…

Halbuki söz, bizi terk etmedi, biz onu pervasızca harcadık ve tükettik. Kelimeleri, hakikatin sadık muhafızları olmaktan çıkardık, kalabalıkların önünde gösteri yapan cambazlara dönüştürdük. Söz alkışın esiri oldu ve hafifledi. Hafifledikçe de omuzlarımızdaki anlam yükünü taşıyamaz oldu. Belki sözün kendisi bitmedi ama derinliği, anlamı bitti. Sözün tesirini ve kadrini yitirdik. Peki, sözün tesirini nerede yitirdik? Gelin bu sorunun peşine düşerken, kendi içimizde cevapsız bıraktığımız yerlere de ayna tutalım…

1)Dilimiz tahribata uğradı

Dilin tahribata uğramasından en büyük zararı söz gördü. Sözün tahribata uğramasından ise ilim, irfan, düşünce, sanat ve ahlak nasibini aldı. Dil, eski ruhunu kaybederek köklerinden kopmuş bir ağaca döndü; suni ve taklide dayalı bir yapıya büründü.

Nitekim Cemil Meriç Bu Ülke’de bu hakikati şu çarpıcı ifadeyle dile getirir: “Kamus, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla. Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır.”

Bize ait kavramları ve kelimeleri konuşma ve yazı dilimizden çıkardık. Derinliği, tınısı ve hikâyesi olan kadim kelimeleri terk ettik; yerlerine sonradan uydurulmuş, köksüz ve hafif ifadeler koyduk.

Kullandığımız gündelik dil artık mananın ağırlığını taşıyamaz hâle geldi. Dil hafifledikçe mana da avuçlarımızdan kayıp gitti. Böylece duygu ve düşünce dünyamız sığlaştı; tezekkür ve tefekkürümüz zayıfladı. İlim, kültür ve sanat alanlarımız çoraklaştı. Birçok sahada kendimize ait bir söz söyleyemez olduk. Söylesek bile tesiri kalmadı; çünkü kelimelerimiz artık anlamın yükünü taşıyacak kudreti yitirdi.

2)Sözümüz ile özümüz arasındaki mesafe açıldı. 

Söz insanın iç ikliminden doğar. İç âlemimiz bulanıksa kurduğumuz cümleler de o ölçüde bulanık olur. Söz, ancak ruhumuzdan bir şeyler üflediğimiz zaman tesir etmeye; akıllara ve kalplere dokunmaya başlar. Tasavvuf ehlinin “nefha” dediği o iç üfleyiş olmadan kelime dirilmez. İnsan sözlerine ruhundan bir nefes üflemediğinde kelimeler canlılığını yitirir. Söz ancak özden doğarsa tesir eder. Aksi hâlde ses olur; fakat seda olmaz. Harf olur; fakat hikmet olmaz.

Söz, varlığın tezahürüdür. İçimizde taşımadığımız bir hakikati sahici biçimde dile getiremeyiz. Çünkü bilincimiz ile beyanımız arasında bir uyum olması gerekir. Bu uyum bozulduğunda dilimiz ile varlığımız arasındaki bağ zedelenir; söz çoğalsa da anlam seyrelir.

Nitekim Şemseddin Sivâsî Hazretleri bir şiirinde şöyle der:

“Vasıl olmaz Hakk’a kimse cümleden dûr olmadan

Kenz açılmaz şol gönülden tâ ki pürnûr olmadan

Sür çıkar ağyârı dilde tâ tecellî ede Hak

Pâdişah konmaz saraya hâne ma’mur olmadan”

Sözümüzde Hakk’ın ve hakikatin tecelli etmesini istiyorsak gönül hanelerimizi mamur etmeli, özümüzü pak bir hâle getirmeliyiz.

Bugün insanın özü ile sözü arasındaki mesafe her geçen gün artıyor. Sözler başka, hayatlar başka istikamete gidiyor. Bu mesafe açıldıkça güven ve samimiyet zarar görüyor. Sözün içine şüphe giriyor ve tesiri kayboluyor. Özümüz ile sözümüz arasında ünsiyet kurmadıkça kelimeler çoğalsa da hakikat dile gelmez.

3) Hakikat yerine popülerliği tercih ettik

Kemmiyet keyfiyetin yerini aldı. Sözün kıymetini, taşıdığı hakikatle değil; ulaştığı kitlenin büyüklüğüyle ölçmeye başladık. Derinlik yerine hız, sebat yerine gündem öne çıkıyor. Söz söyleyenin ehliyetini ve liyakatini değil, görünürlüğünü ve popülerliğini önemsiyoruz.

Böyle olunca söz, aklın ve kalbin mahsulü olmaktan çıkıyor ve bir gösteri aracına dönüşüyor. Çokça izlenen ve alkışlanan sözler değerli; derin bir sükûtun içinden süzülerek gelen sözler değersiz sayılıyor. Halbuki popülerlik günübirliktir ve geçicidir. Popüler olma hırsı, insanı hakikatten koparır çoğu zaman. Hakikat yüksek sesle değil, derin bir sükûtla konuşur.

4) Dinleme erdemini kaybettik

Sözün tesirinin ve bir karşılığının olabilmesi için bir dinleyeninin olması gerekir. Merhum Esad Coşan Hocaefendi Dilimiz ve Kültürümüz kitabında, “Duymak, ses dalgalarının kulağa çarpması; dinlemek ise işitileni kavramak ve zihinde saklamak demektir.” der. Bizler artık insanları dinlemeyi pek de sevmiyoruz. Duyuyoruz; fakat dinlemiyoruz. İşitiyoruz; fakat anlamıyoruz. Konuşmaya, anlatmaya istekli; dinlemeye ise isteksiziz. Bir yerde herkes konuşuyor ama hiç kimse dinlemiyorsa orada sözler karşılıksız kalmıştır. Karşılıksız kalan sözler insanları yalnızlık girdabına sürükler.

Oysa ki bizim birbirimizi dinlemeye ve anlamaya, birbirimizin sevincini, acısını, hüznünü, heyecanını paylaşmaya ihtiyacımız var. Yalnızlık girdabından ancak böyle kurtulabiliriz ve söz tesirini ancak böyle yeniden kazanır.

5)Sözün emanet olduğunu unuttuk

Söz insana bir emanettir. Sözün bir ağırlığı ve mesuliyeti vardır. Eskiler bizlere hep bin defa düşünüp bir defa konuşmayı öğütlemiştir. Sözün ağırlığı ve mesuliyeti; doğru, ölçülü ve edepli konuşmayı, düşünerek ve dikkatli bir şekilde söylemeyi, sır tutmayı ve ayıpları saklamayı gerektirir. 

Şeyh Sadi Şirazi Gülistan kitabında der ki: 

“İki şey akıl hafifliğine işaret eder: Söyleyecek yerde susmak, susacak yerde söylemek.”

Söz ancak doğru yerde ve zamanda, doğru kişiye, doğru bir şekilde söylendiğinde anlamlı ve tesirli olur. Bugün sözün emanet olduğu bilincini kaybettik, söze özen göstermeyi bıraktık. Sözü hıza kurban ettik, alelâde söyleyiverdiğimiz bir nesne hale getirdik. Sözün güvenilirliğini azalttık ve tesirini hafiflettik.

Hülasa, sözün tesirini çok kez, çok yerde kaybettik. Dilimizde, aklımızda, kalbimizde, yaşantımızda ve en önemlisi özümüzde kaybettik. Sözü yeniden diriltebilmek için yaşantımızla, ruhumuzla, aklımızla ve kalbimizle dirilmeye ihtiyacımız var.Yoksa kulaklarımızın ve ruhumuzun pasını silmeye hiçbir ilaç kâfi gelmeyecek.

Kim bilir, belki de içinde bulunduğumuz bu mübarek Ramazan günlerinde aklımıza, kalbimize, gözümüze, kulağımıza ve dilimize tutturduğumuz oruçlar; o beklenen dirilişin ilk tohumlarını atacaktır… Dr. Mahmut Esad DURMUŞ


© Maarifin Sesi