Ahlak Tesisinde İnancın Etkisi
Semavi dinlerin temel gayesi inanlarda güzel ahlakın tesisidir.
Peygamberimiz (s.a.v.) diğer peygamberlerle bir noktaya taşınmış ahlakı tamamlamak için gönderildiğini ifade etmiştir.[1]
Bu güzel ahlakın tesisinde en önemli nokta başta Allah’a ve ahirete iman olmak üzere; inanç esaslarıdır.
Toplumda akaid adına teorisi öğretilen bilgilerin eğitimle/ibadetle pratiğe aktarımı gerçekleşmezse terakki ve inkişaftan bahsedilemez. Birey ve toplum değişim ve gelişim arzu ediyorsa, ilmin amel ve ahlak ile birleştirmesi; bunun için de teori ile pratiğin, madde ve cismin akıl ile kal bin, nazar ve müşahedenin, ruh ile mananın ile birlikte dengeli bir biçimde gelişmesi temel şarttır. Bütün bunlar içinde topluluğun çekirdeği olan her bir ferdin ancak azim ve çabayla elde edebilecekleri onu ve toplumunu medeniyetler seviyesinin üzerine çıkaracak yüksek bir iman, inanç ve ideale bağlanması lazımdır.[2]
Akaide ve imana dair ahkâmı kavi ve sabit kılmakla meleke (huy) haline getiren, ancak ibadettir. Evet, Allah’ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakın maktan ibaret olan ibadetle, vicdani ve akli olan imana ait hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve tesirleri zayıf kalır. Bu anlamda ahlakın temeli olan akaid ve imanında sosyal hayata yansıması için sürekli olarak ibadetlerle takviye edilmesi gerekiyor.[3] İslâm, birey ve toplumda adalet ve huzurun temini için gereken sosyal, siyasî, iktisadî, hukukî ve ahlâkî ilkeleri en net şekli ve Peygamber (s.a.v.) ve “Asr-ı Saâdet” örnekliğiyle tesis etmiş, her veçhesiyle bir hayat nizamıdır.[4]
İslamiyet geldiği Arap toplumun sadece cemiyet hayatını değiştirmekle kalmadı. Asıl önemlisi onları her açıdan özgün bir birey olarak da onların her birini münevver bir insan haline getirdi. Her birine tam bir fikir ve hareket serbestliği ve özgüven verdi. Öyle ki taşradan gelen bir bedevi hiçbir engelle karşılaşmadan devlet başkanı Hz. Muhammed (s.a.v.) in huzuruna girebiliyordu.[5] Bu hususta sadece adab-ı muaşeret kurallarına uymak şart koşulmuştu.[6] Hz. Peygamber (s.a.v.) vahyin ışığında, içinde yaşadığı toplumu mescidinden[7] pazarına[8], ashab-ı suffeden[9] akrabalık ilişkilerine[10] kadar her yönüyle eğitmiş ve kıyamete kadar insanlığın problemlerine çözüm olacak ilkeleri taşıyan Kur’an-ı Kerim ile çerçevesi çizilmiş, muhafaza edilmiş örnek bir ahlak bırakmıştı.[11]
Bu ahlakın sürekliliğini sağlama görevinin merkezine çok yönlü bir kurum olarak mescit yerleştirilmişti. Hicretten birkaç yıl sonra yolu Medine’ye düşen bir yolcu, Mescid-i Nebi’nin yeri geldiğinde kelimenin tam anlamıyla bir halk mescidini andırdığını, hatta kadın ve çocuk oranının da çok yüksek olduğunu görebilirdi. Cemaatin her bireyi, kendilerini ilgilendi ren “kararların alınması sürecine” tam anlamıyla katılabiliyorlardı.[12]
Ahlâk, doğru yolu, hak din olan İslâm dinini teşkil eden Kur’ân edebi ve ilâhî ahlâktır ki, onu yüce Allah lütfetmiş ve “Andolsun, Resulullah’ta sizin için güzel bir örnek vardır”[13] buyurmuştur. “Halk” ve “hulk” aslında birdir. Şerb ve şûrb (içmek), sarm ve surm (kesmek) gibidir. Fakat halk, gözleri görülebilen sûret, şekil ve durumlara; hulk ise, gönülle anlaşılabilen kuvvetlere ait olmuştur.
İbn-i Abbas’a göre ahlak, dinin aslıdır. Allah Resulü’nün ahlâkı Hz. Aişe (v. 678)’ye soruldu. “Kur’ân okumuyor musun?” dedi. Hz. Peygamber’in ahlâkı Kur’ân idi” diye cevap verdi.[14] Bunda iki mânâ vardır: Kur’ân’da anlatılan bütün ahlâkî değerlerin hepsi onda vardı. O, Kur’ân’ın sakındırdığı eksikliklerin hepsinden korunurdu. “Emr olunduğun şekilde dos doğru hareket et”[15] emrinin tamamı ile doğruluk ölçütü idi. Onu anlamak, Kur’ân’ı tamamen anlamaya bağlıdır, demek olur. Birisi de, onun ahlâkı Kur’ân’da buyrulduğu üzere öyle büyük bir ahlâk idi ki, onu başka bir tarif ile anlatmak mümkün değildir, demek olur. Dahhâk’tan şöyle rivayet edilmiştir: ” yani o, Allah’ın kendisine emrettiği ve ona vekâlet verdiği dini ve emri üzerinedir. “ Burada kelimesinin sonundaki tenvin yüceltme ifade eder. Başkalarının tam anlamı ile anlayamayacakları güzelliklerle seçkin kılınmış bir ahlâk demektir.[16]
Bugün Müslümanlar elinde orijinal haliyle bulunan Kur’an-ı Kerim ve sünnette tarif edilen, güzel ahlakı kuşandıklarında diğer insanlar tarafından onlara karşı duyulan sevgi, saygı, hürmet ve sempati, insanların İslâm dinine karşı önyargılarını kırmakta ve İslâm dinini kabullenmelerini sağlamaktadır. İnsanları, fıtratlarına yerleştirilmiş olan dinî inkâra ve ateizme sevk eden bir takım psiko-sosyal faktörler vardır. Bu faktörleri kısaca iç ve dış faktörler olarak iki kategoride ele almak mümkündür. İç faktörler psikolojinin ilgi sahasında olan daha çok soyut, kişinin iç dünyası, psikolojisi ile alakalı olan duygu ve düşünce faktörleridir. İnsanı inkâra götüren iç dünyasından taşan duyguların en başında nefsin kabiliyetleri olarak ifade edebileceğimiz, hevâ, heves, öfke, şehvet, kibir, kıskançlık, kin, inat, nankörlük, ümitsizlik, sevgi ve korku gelirken; inkâra sebep olan fikirlerin başında ise cehalet, aşırı özgüven, zan, aklî bilginin sınırı, yetersizliği ve önyargılar bulunmaktadır.[17]
Dış faktörler ise sosyoloji bili minin ilgilendiği olup sadece başarıya odaklanmış, manevi değerleri ikinci plana atan aile kurumu, kavim ve kabile asabiyesi, gelenek ve görenekler, modernizmin Hristiyanlık özelinde dinin kendisine karşı geliştirdiği muhalif tavır, Müslümanların İslam’la örtüşme yen davranışları, karakter ve davranış kazandırama yan, sadece başarıya odaklanmış eğitim kurumları, şefkatten, merhametten, haktan, hakikatten ve adalet ten uzaklaşan toplumlar, bağlı olunan........
