Ramazan’ı Beklerken |
Ramazan-ı şerif yaklaşıyor. Hanelerde olduğu gibi kimi kurum ve kuruluşlarda da bir telaş var. Belediyeler, yardım dernekleri, vakıflar ve televizyon kanalları… İftar programları planlanıyor, zekâtlar hesaplanıyor ve yapılacaklar listeleniyor. Tatlı telaş. Ramazan rüzgârı tatlı bir meltem gibi esiyor. Şükürler olsun. Eskiden Ramazan gelince medreselerde cer’e çıkılır, genç mollalar ahaliye camileri şenlendirirmiş. Ben kısmen çocukluğumda bu cerci mollalar tanıdım. Teravih namazları kıldırır, vaz ederler. Zekât, fitre ve sadaka cüz’ünden topladıklarını medreseye götürür yıllık harcamalarını çıkarmış olurlardı. Ramazan dini ve manevi hayatı beslediği gibi cer ile ilmi hayatı da besliyordu.
Şimdilerde cer’in ve Ramazan vaizlerinin yerini televizyonlara iftar ve sahur programları aldı. Halk ne kadar seyrediyor, dinliyor, bilemiyorum; ama hemen her televizyon kanalı, hatta özel youtube kanalları bu programları yapıyor. Zaman zaman bizden de bu programlara katılmamızı istiyorlar. Eskiden faydalı our umuduyla kalkar giderdim. Ama şimdi pek faydalı olduğuna kani olmadığım için kalkıp gitmenin zaman israfı olacağını düşünüyor, affımı istiyorum. Fakat bu sene kıramadığım bazı isimler aradı… Kıramadığım isimler. Ramazandan önce paket program hazırladıkları için de kalkıp gittim.
Önce TRT Türk’ün programını koordine eden sevgili Yasin Ramazan’ın davetine icabet ettim. Orada TRT’nin Ulusta restorasyonu devam eden kampüsünün Boğaziçi’ne nazır bahçesinde iki program çekmiş olduk. Daha sonra MEB ile irtibatlı bir şekilde bir dizi program yapan TRT2 için yola düştüm… Bu sefer menzilimiz Yenikapı Mevlevihanesi’ydi. Orada bendenizin Ramazan Güzellemeleri ekseninde bir program oldu. Kalkıp gitmek zor, yoruluyoruz. Fakat her iki programda da çoktandır göremediğim dostları görmüş oldum. Kısa da olsa sohbet ve tazelenme vesilesi oldu. Sözgelimi Ümit Meriç hocamızla karşılaşmış olduk. Bu vesileyle birkaç dakika da olsa görüşüp halleşme imkânı oldu. Güzel çalışmalarından haber verdi. Yeni yeni kitap projeleri… Ramazan daha gelmeden buluşturma vazifesini yapmaya başladı. Güzel oldu. Asıl Ramazan, insanın kendi evine dönme mevsimidir. İçine, gönül evine. Koşuşturmalardan azade, sakin sakin Nakşilerin sefer-der-vatan ilkesinde çerçevesini çizdikleri gibi gönül şehrinde seyahat zamanı. Kalkıp bir programa gitmek, bırakalım başka şehirleri, aynı şehir içinde bile yük oluyor. İnsanı asıl gündeminden koparıyor. Dikkatini dağıtıyor. Lakin dost hatırı için kalkıp gidiyorsunuz. Yine önümüzdeki günlerde, böyle bir davete, istisnai olarak iştirak etmek durumunda kalacağım. Ama mümkün oldukça kendimi kenarda tutma gayretim devam edecek inşallah. Asıl yapmamız gereken işlerimiz var. Ramazan bereketiyle onlara dönmekte fayda var. Neler yapacağız? Rutin işlerimiz var, onları ihmal edemeyiz. Hocayız, derse gireceğiz. Yazılacak raporlar var. Sürdürülen projeler… Hayat orada durmuyor. Devam eden bu hayat rutinine ruhu dinlendiren yeni birkaç şey ilave ediyoruz. Mukabele okuyacağız. Belki bir siyer okumalıyız. Belki de günlük birer hadis-i şerif. Zikri ve tefekkürü de ziyadeleştirmek lazım. ve en önemlisi iyiliği ziyadeleştirmek. Mütevazı iftar sofraları kurmak, iftar paketleri hazırlamak, gerçek ihtiyaç sahiplerine verilen sadakayı artırmak. Mümkün oldukça cemaate devam etmek. Bütün bunlar günü dolu dolu yaşamak anlamına gelir. Demem o ki boşa vakit geçirmeden, kendi vüsatımız oranında ayın bereketinden yararlanmak… Bunun için şimdi kalktım, masamı düzeltmeye, kütüphanemdeki bazı kitapları öne çıkarmaya başladım. Durmak yok, çalışacağız inşallah. Bu nasıl olacak? Uykudan fedakârlık yaparak… Uykudan fedakârlık derken, eskiler bu konuda güzel bir görüş ortaya koymuşlardır. Derler ki üç çeşit uyku vardır. İlki dört saatlik uyku… Bu büyüklerin uykusudur. İkincisi ise, altı saatlik uykudur. Bu da orta insanın uykusudur. Üçüncüsü yedi sekiz saate varan uyku. Bu uyku gafillerin uykusudur. Bu tasnifi okuduğumda, eskiden idareceilik yaptığım dönemlerde dört saatlik uyku ile idare ettiğim günler hatırıma geldi. Lütfen yanlış anlaşılmasın, bu benim büyüklüğümden kaynaklanana bir durum değil, işgal ettiğimiz makamla alakalı bir durumdur. Bu makam, devlet vazifesi olduğu için omuzlarımıza büyük vazifeler yüklüyordu. O yükün ağırlığıyla dört saatlik uykuyla yetinebiliyorduk. Ama o vazife hitama erince asli hüviyetimize tebdil eyledik, gafillerin uykusunu uyumaya başladık. Bari bu manevi iklimde o süreyi orta insanın uyku saatine dönüştürebilsek…
Bütün mesele budur: Zamanı doğru ve verimli bir şekilde yönetmek. Böylece vaktin bereketini yaşamak.