We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Demir Özlü’nün ardından: ‘Yurda son gelişimdir’

1 0 0
06.07.2021

13 Şubat günü akşamüstü saatlerinde duyduk Demir Özlü’nün ölüm haberini: 1950 sonrası Türk edebiyatının önemli yazarı… 86 yaşında… Stockholm’de… kalp yetmezliği…

Son zamanlarda gitgide sıklaşan, yerleri kolay kolay doldurulamayacak kayıplara bir isim daha eklendi, Necatigil’in “Kitaplarda Ölmek” şiirindeki parantez bir kez daha kapandı…

Adı, soyadı
Açılır parantez
Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
Kapanır parantez.

O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı
Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.

Ya sayfa altında, ya da az ilerde
Eserleri, ne zaman basıldığı
Kısa, uzun bir liste
Kitap adları
Can çekişen kuşlar gibi elinizde.

Parantezin içindeki çizgi
Ne varsa orda
Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci
Ne varsa orda.

O şimdi kitaplarda
Bir çizgilik yerde hapis,
Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki,
Öldürebilirsiniz.

Haber geldiği sırada Necatigil arşivinde birlikte çalıştığımız Serenad Demirhan’la masa başındaydık. Babamın Alman Türkologlarla 40’lı yıllardan başlayarak 1979’da ölümüne dek devam eden mektuplaşmalarının yer aldığı dosya önümüzde, bir başka bağlamda 1950 sonrası Türk edebiyatıyla baş başa ve 50’li yılların tam ortasında…

Çalışmamıza birkaç dakika ara verdik, üzüntümüzü dile getirdik. Bilgisayarımdan Demir Özlü’yle en son ne zaman yazıştığıma baktım, 2020 Ocak ayında, yeni yıl kutlaması için gönderdiğim e-postaya teşekkür ederek iyi dileklerini iletmiş olduğunu gördüm. 2016 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde yapılan sempozyumda okunmak üzere gönderdiği bildiriyi anımsadım. “Bir yerlerde olmalı, kaydetmişimdir mutlaka,” diye mırıldandım, ardından “Haydi, çalışalım artık,” dedim Serenad’a, “daha çok işimiz var.”

Kayıplar arttıkça –ve yaşlandıkça- ölüm haberlerine verdiğim ilk tepkiler de farklılaşıyor gitgide. Eskiden olduğu gibi hayat durmuyor, günlük rutin neredeyse kesintiye uğramadan sürüp gidiyor. Duygular matlaşıyor adeta. Ama sonra… Sonra beklenmedik bir anda, apansız, anılar sökün ediyor. Duygular ancak o zaman özgür kalıyor, üzerlerini örten sis dağılırken, gerçek kimliklerine kavuşuyorlar. Kitaplara sığınıyorum o zaman, içlerindeki notlara bakıyorum, kimilerini yeniden okunmak üzere ayırıyor, kimilerine sadece göz atıyorum. Her kitap, her not anıları getiriyor beraberinde. Anıların hepsi kayıpla bağlantılı olmuyor, bu kitabı ilk kez nerde görmüştüm, ötekini ne zaman okumuştum, bu ithaf çok tanıdık, ezberimde, öteki çok yabancı, gözümden kaçmış olmalı, eski bir gazete kupürü, kat yerleri aşınmış, güçlükle okunuyor, kesildiği gazete kapanalı yıllar olmuş –ne çok belge ne çok çağrışım!

Kitaplarını okuduğum, izlediğim bir edebiyatçıyı kaybettiğimizde, şahsen tanışıklığım olsun olmasın, yaşadıklarım böyle oluyor artık. Ölüm haberi geldiğinde dile gelemeyen duygular, sonra sonra açığa çıkıyor.

Necatigil arşivinden

Demir Özlü’yle sadece bir kez karşılaştım. 2007 ya da 2008 yılı. Öğlen saatleri. Beyoğlu’nda bir restoranda, arkadaşlarıyla birlikte. Masadakilerden biri beni tanıyor olmalı ki, ayaküstü tanıştırılıyoruz. O güne ilişkin ayrıntılar silinip gitmiş ama ayağa kalkıp “Kardeşim!” diyerek ellerini uzattığı an belleğimde hâlâ…

2006 yılında kaybettiğimiz sevgili dostum Erdal Öz’ün biyografisini yazdığım o yıllarda, edebiyatımızda 50 kuşağı olarak anılan dönemin yazarlarını da epey araştırmış, kimileriyle yüz yüze görüşmeler yapmıştım. Unutulmaz Bir Atlı adıyla yayımlanan Erdal Öz biyografisine, 50 kuşağı öykücülüğü hakkında konuşmak üzere katıldığım panellerin notlarına bakıyorum. Erdal Öz şöyle anlatıyor o yılları:

İstanbul Üniversitesi’nin büyük kantini, bir basketbol sahası kadar geniş, yüksek tavanlı bir salondu. Kimi ders çalışan, genellikle derslerden kaytarıp keyif yapan öğrencilerle dolu bir salon. Ortada dört büyük yuvarlak masa. Haliç’e ve yandan Boğaz’a bakan camların önünde birörnek, dörder kişilik dikdörtgen küçük masalar. Bu masalarda güzel hayallere dalınır, güzel sözler bulunup söylenir, güzel kızlarla güzel aşk tezgâhları kurulurdu. Bu masalardan çok şair, öykücü çıkmıştır; birkaç da romancı elbette. Ve pek çok profesör, siyaset adamı; bakanlar…

Bugünün önemli yazarları, o günlerin edebiyat sevdalısı yazar adaylarının buluşma yeri, büyük yuvarlak masalardır. Kısa bir süre sonra çıkaracakları a dergisinin çevresinde toplanacak olan gençlerin arasında Hukuk Fakültesi’nden Erdal Öz, Onat Kutlar, Demir Özlü, Ergin Ertem, Doğan Hızlan, Önay Sözer, Ünal Tekinalp, Ercüment Uçarı, Hilmi Yavuz, Ferit Öngören, Edebiyat Fakültesi’nden Konur Ertop, Adnan Özyalçıner, Kemal Özer, Robert Kolej’den Ülkü Tamer vardır.

Necatigil arşivinden

50 kuşağı yazarları arasında kitabı ilk yayımlanan Demir Özlü’dür. Sartre’ın “İnsan, bir bunaltıdır” sözleriyle açılan 1958 tarihli kitapta, varoluşçuluk akımının izleri belirgindir. Bireyin yalnızlığı, bunalımı ve yabancılaşması simgelerle anlatılır, adı da Bunaltı olan bu ilk öykü kitabında.

Konur Ertop şöyle söz eder aralarında Demir Özlü’nün de olduğu “özlü” öykücülerden: Erdal Öz adını öyküleriyle duyurmuştu. Demir Özlü, Adnan Özyalçıner’le birlikte üçüne şaka yollu “Yeni edebiyatın ‘Öz’lü öykücüleri” deniyordu. Onların öykülerini, karanlık, yabancı örneklere fazlaca bağlı görenler de vardı.

Demir Özlü, 1969 yılında “Türk Hikâyeciliği Üzerine Bir Soruşturma” başlığıyla çıkan bir yazısında, “(…) Benim de içinde bulunduğum kuşakla, Batı edebiyatının (Batı edebiyatına sosyalist ülkeler de dahildir) 1880’den sonraki son serüveni (yani natüralizm sonrası, surréalism, existentialism, Joyce, Proust, Kafka, çağdaş materyalizm) Türk edebiyatına sızmıştır. Bu Batı taklitçiliği değil, kültürün zorunlu yayılmasıdır. Şimdi iyi hikâye yazmak, eskisinden daha zordur” diyecek; yıllar sonra, 1981’de Adnan Özyalçıner’le yaptığı bir söyleşide ise şu yorumu yapacaktır bu eleştiriler için: “1950 kuşağı yazarlarının ortaya koydukları dünya, evrensel bir olgunun yansıması: Kapitalizmin bunalım döneminin getirdiği yansıma olduğu için, teorik gücü olmayan dar bakış açılı eleştiri, önceleri onu taklitçilikle suçladı. Oysa, yazarların bireysel yaratma güçlerinin en yetkin ve özgün buluşlarıyla, eğretileme ‘metafor’larıyla dolu çok özgün bir yazındı o dönemin yazını.”

Necatigil, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü adlı antolojisinde Demir Özlü’nün önce şiirler yazdığına (Türk Dili dergisi, 1953/55), sonra hikâye ve eleştiriye geçtiğine değindikten sonra şöyle yorumlar onun hikâyeciliğini: Hikâyelerinin yapısını varoluşçu ve gerçeküstücü öğelerle oluşturdu, entelektüel ve esrarlı havasıyla yalın gerçekçilerin karşıtı bir yazar oldu.

Necatigil arşivinden

Necatigil arşivinde özenle korunan imzalı kitaplar arasında Özlü’nün ilk kitabı Bunaltı da var. “Kendisine çok şey borçlu olduğum Behçet Necatigil’e armağan olabilir mi? ‘Ufukların gerisi / Akıntıya kürek / Belli olmaz, düşmek gerek / Ak üstüne kara çizgi.’ Not alabilir miyim hocam? 22 Ekim 1958”

Babamın Özlü için imzaladığı 1945 tarihli ilk şiir kitabı Kapalı Çarşı’da ise –ki Tarih Edebiyat Sanat Kütüphanesi’ne bağışlanan kitaplar arasında görmüş, fotoğrafını çekmiştim- bu kitaptan bir alıntı vardır: “Sevgili Demir Özlü’ye ‘Bir şeylere bakıp yerinmek ya da öğünmek mümkündür ancak.’ –Bunaltı, s. 112 Birincisi!........

© Kültür Servisi


Get it on Google Play