Ruhun hızı ve durmanın adaleti
“Ne zaman geldin ruhum, görmedim seni.” Yaşar Kurt’un yıllar önce yazdığı bu meşhur dize bugünlerde bir şarkıdan ziyade, kolektif bir uyanışın geç kalmış feryadı gibi tınlıyor. Bu sözler 2026’nın dijital gürültüsü ve hız obsesyonu içinde bireysel bir serzenişten öte, sosyolojik bir teşhis niteliğinde. Herkesin gözünün sürekli bir başkasında olduğu, dikkatin en pahalı para birimine dönüştüğü bir teşhir çağında ruhlar hayli sorunlu. Hayat, algoritmaların belirlediği bir hızla akarken, insan ruhu bu dijital santrifüje yetişemiyor.
Sonuç: Hayatı sadece bir hatırlama pratiği olarak yaşayan, duyularını yitirmiş, kendi varlığına bile yabancılaşmış bir tür kolektif sessizlik içinde devinip duran ruhsuz ve mekanik bir ruh hali.
Karşılaştığımız krizlerin sıklığı, şiddeti ve ardışık gelişi o kadar kanıksandı ki, artık sağlam bir ruhsal bütünlükle ayakta kalabilmek neredeyse yapısal bir istisna haline geldi. Toplumsal ve bireysel ölçekte maruz kaldığımız bu sürekli şok hali, bizi bir tür duygusal otomasyona hapsediyor. Uzun süre dondurucu soğukta kalan birinin artık üşümemesi, ortamın ısındığına değil, vücudun hayati fonksiyonlarını korumak için uç organlardan vazgeçtiğine işaret eder. Bugünün dünyası da tam olarak bu biyolojik tepkiyi ruhsal düzleme taşıyor. Bir çeşit toplumsal hipotermi yaşıyoruz. Artık acıyı hissetmiyor oluşumuz, o acıyı duyumsayacak sinir uçlarımızın köreldiğinin kanıtı.
Ruh ölümü dediğimiz süreç tam da bu eşikte, hissizliğin bir konfor alanı olarak sunulmasıyla başlıyor. Yaşar Kurt’un şarkısındaki o sarsıcı itiraf, bugünün insanı için bir ayna tutuyor:
“Seni öldü sandım ruhum… Sensiz yaşamaya alıştırdılar galiba.”
Bana kalırsa bu 'alışma' hali, büyük bir varoluşsal yıkımın en sessiz ve bu yüzden en tehlikeli evresi. Zira insan, ancak yokluğunu idrak edebildiği şeyi özleyebilir. Oysa biz, kaybettiğimizin ne olduğunu dahi unuttuğumuz........
