Çatışma bir kırılma değil, bir temas noktası mıdır? |
Evde akşam saatleri yaklaşıyordur, gün uzun sürmüştür ve herkes biraz yorgundur. Çocuk tableti bırakmak istemez, anne bir kez daha hatırlatır ve “ama biraz daha” cevabıyla karşılaşır. Sesler yükselir, baba da araya girer “büyütmeyin bu kadar” der anne susar, ve çocuk ağlamaya başlar. O an kimse “çatışma yaşıyoruz” diye düşünmez ama aslında yaşanan tam olarak budur: Aynı anda ortaya çıkan farklı ihtiyaçlar, yorgunluklar ve beklentiler.
Çatışma, sandığımız gibi ilişkilerin bozulduğunun göstergesi ve “kötü” bir şey değil, ilişkilerin canlı olduğunun bir işaretidir aslında. İki insanın —iki çocuk, bir öğretmenle öğrenci, bir ebeveynle ergen— farklı şeyler istemesi kadar doğal bir durum yoktur. Bu yüzden çatışmayı tamamen ortadan kaldırmaya çalışmak çoğu zaman nafiledir. Asıl mesele, çatışma çıktığında ne yaptığımızdır.
Klinikte çalıştığım ebeveynlerde, çocuk ve gençlerde sıkça gözlemlediğim durum ise bireylerin genellikle çatışmadan değil de, çatışmanın yarattığı duygulardan kaçıyor olmaları. Anlaşılmamaktan - ve anlaşılmamanın içindeki o yalnızlık hissinden-, kontrolü kaybetmekten, suçlanmaktan, ya da yetersiz görünmekten kaçıyorlar. İşte bu noktada çatışma ya yapıcı bir sürece dönüşüyor ya da yıkıcı bir iz bırakıyor. Yapıcı olmayan çatışmalar genellikle üç yoldan birine sapar. Bazen biri geri çekilir, susar, içine atar. Konu kapanmış gibi görünür ama duygular kapanmaz. Bazen biri baskın çıkar, “kazanır”, diğeri “kaybeder”. Güçlü olan haklı konumunu alır. Bazen de mesele çözülmeden kalır, sadece ertelenir. Çocuklar bu sahneleri izlerken sessizce şunu öğrenir: “Sorun çıkarmamak daha güvenli”, “Güçlü........