Maaş tartışması mı, toplumsal alarm mı? |
MERT MAPOLAR’IN KÖŞE YAZISINI SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ
Gelir uçurumunun arkasındaki zihniyet krizi ve görünmeyen toplumsal bedel...
Bir toplumun gerçek fotoğrafı, çoğu zaman manşetlerde değil; kimlerin refah içinde, kimlerin sürekli fedakârlık yapmaya zorlandığında saklıdır. Gelir dağılımındaki adaletsizlik yalnızca cebimizi değil, adalet algımızı, aidiyet duygumuzu ve birbirimize olan güvenimizi de şekillendiriyor. Bu nedenle maaşlar üzerinden yürütülen tartışmalar, rakamların ötesinde bir anlam taşır. Çünkü ortada konuşulan şey, yalnızca kimin ne kadar kazandığı değil; kimin korunup, kimin gözden çıkarıldığıdır.
Bir ülkede kriz her zaman sokaklarda başlamaz. Bazen hiçbir siren çalmadan, hiçbir olağanüstü hâl ilan edilmeden ilerler. Maaş tablolarında, tercih edilen sessizliklerde ve normalleştirilen adaletsizliklerde büyür. KKTC’de bugün yaşanan tablo tam olarak budur. Görünürde ekonomik bir dengesizlik gibi duran bu durum, aslında çok daha derin bir çözülmenin işaret fişeğidir. Bu yalnızca gelir dağılımının bozulması değil; toplumsal sözleşmenin, adalet duygusunun ve ortak gelecek inancının da aşınmasıdır.
Ortaya çıkan veriler, siyasetin zirvesi ile toplumun büyük çoğunluğu arasındaki mesafenin artık, izah edilebilir sınırları aştığını gösteriyor. Çalışanların yarıdan fazlasının asgari ücret bandına sıkıştığı bir yapı, emeğin değerini fiilen sıfırlamış demektir. Eğitim, deneyim ve uzmanlık; geçim koşulları karşısında anlamını yitiriyor. İnsanlar üretken olmaya değil, ayakta kalmaya çalışıyor. Bu noktada ekonomi rakamsal olarak ayakta kalsa bile, toplum duygusal, düşüncesel ve davranışsal olarak çökmeye başlar.
Bu kopuşu yalnızca enflasyonla açıklamak, gerçeği perdelemek olur. Enflasyon ateşi yükseltir; ancak bu yangını besleyen, yıllardır tercih edilen ekonomik ve siyasal anlayıştır. Siyasetin, kamusal sorumluluk alanı olmaktan çıkarılıp, yüksek maddi getiriler sunan bir “kariyer basamağına” dönüştürülmesi, sistemin kırılma noktalarından en hayati olanıdır. Çünkü siyaset ne kadar kazançlı hale gelirse, o koltuklar o kadar vazgeçilmez olur. Vazgeçilmezlik ise hesap vermezliği, statü bağımlılığını ve gerçeklikten kopuşu beraberinde getirir.
Bu yapı, yalnızca bütçeyi zorlamaz; toplumsal rol dağılımını da bozar. Siyasetin yüksek gelir ve ayrıcalık sunduğu bir ülkede, nitelikli meslekler cazibesini kaybeder. Gençler için, “iyi bir eğitim alıp üretmek” ile “doğru çevrelere girip siyasete yaklaşmak” arasındaki fark bulanıklaşır. Bu, uzun vadede beyin gücünün üretimden kopması, kamu yönetiminin liyakatten uzaklaşması ve meslek........