Bu özgürlük değil, toplumsal zehirlenmedir
Dilan Polat meselesi artık bir magazin konusu değildir. Bu ülkenin ahlaki bağışıklık sistemini, medya düzenini, aile kavramını, çocukların zihinsel güvenliğini ve devletin dijital kamusal alan karşısındaki sorumluluğunu ilgilendiren ağır bir toplumsal çürüme vakasıdır. Bir insanın ölümü üzerinden ucuz heyecan üretmek, bir ailenin yaşadığı trajediyi gösteri malzemesine dönüştürmek veya hukuki süreci mahkeme kararı yerine sosyal medya linciyle bitirmek doğru değildir. Fakat aynı açıklıkla söylemek gerekir ki bu dosya, uzun zamandır gözümüzün önünde büyüyen kirli bir gösteri ekonomisinin en çıplak örneklerinden biridir. Burada mesele yalnızca Dilan Polat değildir; mesele, para, beden, aile, çocuk, evlilik, gösteriş, kavga, ağlama, dua, lüks, tehdit, mağduriyet ve arsızlığı aynı dijital kazanda kaynatıp milyonların önüne “hayat tarzı” diye koyan bütün bir medya maymunluğu düzenidir.
Bir toplumun çöküşü her zaman büyük siyasi cümlelerle başlamaz. Bazen bir kadının elindeki telefonla, aile mahremiyetini pazara çıkarmasıyla, çocukların gözünün önünde yaşanan travmaları bile içerik potansiyeli olarak görmesiyle, servetin kaynağına dair ağır iddialar ortadayken hâlâ gösteriş estetiğini kutsamasıyla başlar. Daha kötüsü, milyonlarca insanın buna öfke duyarak da olsa bakmaya devam etmesiyle derinleşir. Çünkü dijital çağda kirli şöhret yalnızca sevenleriyle büyümez; nefret edenlerin bakışıyla da beslenir. Her izlenme, her yorum, her paylaşım, her “şuna bak” cümlesi bu çürümüş düzenin oksijenidir.
Dilan Polat ve çevresi hakkında yürüyen yargı süreci, iddianameler, kara para aklama ve yasa dışı bahis bağlantılı suçlamalar elbette mahkemenin konusudur. Hukukta kesin hüküm verilmeden hiç kimse suçlu ilan edilemez. Fakat sosyolojik mesele, mahkemenin vereceği nihai karardan daha geniştir. Çünkü burada bir suç dosyasından daha fazlası vardır: topluma başarı diye sunulan kaba zenginlik, aile diye pazarlanan teşhir, annelik diye sahnelenen gösteri, mağduriyet diye servis edilen manipülasyon ve özgürlük diye savunulan kamusal kirlilik vardır. Bu yüzden mesele yalnızca ceza hukuku meselesi değildir; medya etiği, çocuk hakları, tüketim kültürü, kamusal ahlak, dijital bağımlılık ve devletin koruyucu sorumluluğu meselesidir.
Bir annenin görevi çocuğunu kameranın, kalabalığın, silah sesinin, kavganın, para hırsının ve rezil teşhir düzeninin ortasında savunmasız bırakmak değildir. Annelik, çocuğun mahremiyetini sosyal medya algoritmasına kurban etmek değildir. Aile, milyonların önünde ağlanıp bağırılan, sonra aynı kitleye yeni bir video ile geri dönülen bir performans sahnesi değildir. Evlilik, takipçi sayısı kadar gerçek, reklam geliri kadar değerli, gündem oldukça sürdürülebilir bir içerik formatı değildir. Bu anlayış, aile kurumunu korumaz; onu parçalara ayırır, paketler, satar ve geriye yalnızca kameraya alışmış mutsuz yüzler bırakır.
Bugün bazıları bu tür hesaplara getirilen erişim engellerini yalnızca “ifade özgürlüğü” tartışması içinde okumaya çalışıyor. Oysa ifade özgürlüğü, toplumun sinir uçlarını sürekli istismar etme hakkı değildir. Özgürlük, çocukların ruhsal güvenliğini, kamusal ahlakı, aile mahremiyetini, reklam şeffaflığını ve toplumun psikolojik sağlığını ezip geçme ruhsatı değildir. Bir insanın kendini küçük düşürme hakkı olabilir; fakat milyonlarca insana, özellikle de çocuklara ve gençlere, yozlaşmayı başarı gibi pazarlama hakkı olamaz. Devlet burada sansür hevesiyle değil, kamusal sağlığı koruma sorumluluğuyla hareket etmek zorundadır. Nasıl ki gıda zehirlenmesi, sahte ilaç, yasa dışı bahis, çocuk istismarı veya aldatıcı reklam kamusal müdahale gerektiriyorsa, dijital alanda milyonlara yayılan ahlaki ve psikolojik zehirlenme de ciddi düzenleme........
