Bulanık bir gölde kendini aramak
İnsan, yaşamı boyunca edindiği deneyimleri, bilgileri, acıları, mutlulukları, anıları ve hayatına dair her şeyi zihninin derinliklerinde, görünmeyen bir hafıza odasında biriktirir. Bu mekan kimine göre bir oda, kimine göre bir arşiv, kimine göre ise durgun ama derin bir göldür. İnsan, dünyaya gözlerini açtığı andan sonsuza dek kapatacağı ana kadar bu odayı sayısız anıyla doldurur. Bu nedenle hafıza, yalnızca geçmişin depolandığı bir alan olmaktan çıkar; nefes alan canlı bir müzeye dönüşür. Üstelik bu müzenin kapısı her zaman açıktır. Kimi zaman isteyerek, kimi zaman ise hiç istemeden açılır…Göz kapaklarımızı usulca kapadığımızda, uzun bir yolculuk sırasında, gözümüze ilişen sessiz manzaralarda ya da çok sevdiğimiz bir müziğin tınısına dalıp gittiğimizde…
Geçtiğimiz günlerde izlediğim, Max Gleschinski'nin yönettiği Alman yapımı “Alasak” filmi de uzun bir göl yolculuğu etrafında şekillenen, babasını kaybetmiş Kerstin'in hem ailesiyle hem de kendi geçmişiyle yüzleşmesini konu alıyor. Bu yolculukta ona eşlik eden insanlar da var; tıpkı bizim yaşam yolculuğumuzda zaman zaman yönümüzü değiştiren, bazen de yükümüze yeni yükler ekleyen insanlar gibi.
Film, Kerstin'in babasından kalan mirası reddetmesi ve elindeki para dolu torbayı göl kıyısında yakmasıyla başlıyor. Bu sahne yalnızca maddi bir mirasın reddedilişi değil, aynı zamanda geçmişle kurulan bağın sembolik olarak koparılması şeklinde de okunabilir. Ardından, bir grup paddle sporcusunun gölü belirli bir rota boyunca dolaşmasıyla hikaye ilerliyor. Kerstin’in babasının ünlü bir paddle şampiyonu olması ve onun aynı gölü defalarca dolaşarak babasının izini sürmesi, fiziksel bir yolculuktan çok psikolojik bir yüzleşmeye........
