Yaşamın pratiğinden öğrendik… İtiraz olmazsa, yanlış kalıcı olur |
Hayat pahalılığı… Kuzey Kıbrıs’ta yıllardır konuşulan; ama her konuşulduğunda sanki ilk kez fark edilmiş gibi tartışılan bir gerçek. Soruyu doğru sormadan doğru cevabı bulamazsınız.
Hayat pahalılığı ödeneği maaş artışı mı, yoksa eriyen maaşın yerine konması mı?
Cevap nettir. Hayat pahalılığı bir artış değildir.
Kaybedilenin iadesidir. BİR BAŞKA DEYİŞLE KAYBEDİLEN EŞEĞİN BULUNMASIDIR. O da bulunabilirse tabii…
Hafta sonu Hamitköy’den Gönyeli’ye kadar marketlerde bir gözlem turu yaptım. Müşteri sayısından azalma var mı? EVET VAR.
Ne kadar? Yüzde yirmi ile otuz arası. Bunu market sahipleri de, tedarikçi firmalar da mutlaka fark ederek biliyor.
Gönyeli’de bir markette iki arkadaşla sohbet ettim. Akademik tartışma değildi, hayatın içinden bir muhasebeydi. İkisi de konuyu sade bir cümleyle özetledi: “Bugün aldığımı, yarın aynı paraya alamıyorsam fakirleşmişimdir.” İşte mesele budur.
Aynı alışverişe daha fazla para ödüyorsanız bu “pahalılık” değildir sadece…
Bu, emeğinizin değersizleşmesidir.
Bu, maaşınızın erimesidir.
Bu, sessiz bir yoksullaşmadır.
Hükümetler hayat pahalılığı ödeneğini sorun olarak görmek istemiyorsa iki seçenek vardır:
Ya fiyatları kontrol edecekler… Ya da maaşların alım gücünü koruyacaklar.
İkisini de yapılamıyorsa yapılan zaman kazanmaktır. Ama zaman kazanırken toplum kaybeder.
Hayat pahalılığının ilk parçasını üç ayın ardından ödemek, dokuz aylık kısmını Ocak 2027’ye ötelemek, krizi sürüklenerek kabullenmektir. Ya da BENDEN SONRA TUFANIN ÖRTÜLÜ İTİRAFIDIR.
Bu bir çözüm değil… Bu, eninde sonunda gelecek fırtınayı “görmezden gelme” refleksidir.
Azıcık bilgi sahibi olanlar, ekonominin bekletilen sorunları affetmediğini bilir.
Sorunla azalmaz, tam tersi büyütür. RÜZGAR EKENLERİN FIRTINA HASATINI GELECEĞE BIRAKMASI, YA DA GİDERYAK ETRAFA BUBİ TUZAKLARI YELEŞTİRMESİ ETİK HİÇ BİR DEĞERLE ÖRTÜŞMEZ.
2026 kolay geçmeyecek. Bu artık bir öngörü değil, bir gerçeğin ta kendisidir..
2026’ın sonrasına 2027’ye bakalım… 2027 büyük olasılıkla son yarım asrın en zor yıllarından biri olacak. 2026’nın sıkıntıları, olumsuzlukları 2027’ye damgasını vuracak.
Peki bu tablo karşısında ne yapılıyor? Pansuman tedbirler… Oysa pansuman, yarayı kapatır ama iyileştirmez. Sorunu gizler ama çözmez.
Çalışanın alım gücüyle oynamak, sadece bireyi değil piyasayı da vurur. Çünkü maaş erirse, harcama düşer. Harcama düşerse, piyasa daralır. Piyasa daralırsa, ekonomi küçülür.
Bu bir zincirdir. Ve o zincirin ilk halkası maaştır.
Kaynak yok mu? Var. Ama görmek istenmeyen yerde… Kayıt dışı ekonomide.
Yüzde 80’lere dayandığı söylenen kayıt dışılığa dokunmadan KKTC ekonomisinde olumlu yönde dümen bükülemez. Vergi adaleti sağlanmadan gelir dağılımı düzelmez.
Dürüst çalışan cezalandırılır, sistem dışına çıkan ödüllendirilirse, devlet otoritesi zedelenir.
Türkiye elbette zor zamanlarda Kıbrıs Türkü’nü yalnız bırakmaz. Tarih bunun şahididir. Ama bir gerçek daha var… Ev ödevi yapılmadan Ankara’nın kapısını çalmak, çözüm değil alışkanlık üretir.
Ankara’nın yıllardır hükümet edenlere verdiği destek, yaşanacak bir krizde sorumluluğun da paylaşmasına neden olabilir. Bu da, siyasi ve ekonomik faturaya farklı bir nitelik kazandırır.
Bölgemiz zaten ateş çemberi. Böylesi bir dönemde KKTC’de iç huzursuzluğun artması, en hafif ifadeyle lükstür.
Devleti yönetmek günü kurtarmak değildir. Devleti yönetmek, yarını bugünden görmektir.
Koltuk koruma amaçlı alınan kararlar, toplumu zayıflatır. Toplum zayıflarsa, devlet de zayıflar. Bunu görmemek için gerçekten görme özürlü olmak gerekir.
Toplumun sesi sustuğu yerde hata büyür. Baskı grupları, sendikalar, sivil toplum… Bunlar demokrasinin sigortasıdır. Sigortanın zamanında devreye girmesi, daha büyük felaketleri önler. Bugün öyle günlerden biri. Bundan hükümet edenler de doğru mesajı alıp hareket ederse, toplumsal kazanım büyük olur.
Yaşamın pratiğinden öğrendik… İtiraz olmazsa, yanlış kalıcı olur.