Kalkınmanın mimarisi: Liyakat, iyi insan ve devlet aklı |
Bir ülkenin kalkınmışlık seviyesini ölçmek için genellikle ekonomik verilere, gayri safi milli hasılaya veya borsa endekslerine bakılır. Ancak bu sayısal yaklaşım, bizi çoğu zaman yanıltıcı sonuçlara götürür. Çünkü devletleri kalkındıran, milletleri ileriye taşıyan asıl dinamik güç; yer altı kaynakları, döviz rezervleri veya soğuk sermaye değil; eğitimli, erdemli, vicdanlı, ahlaki değerlere sahip ve liyakatli “insan kaynağıdır.”
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) “beşerî sermaye” olarak tanımladığı bu güç, bir ülkenin kaderini belirleyen yegâne unsurdur. Bilgi toplumunda en büyük üretim aracı, insanın zihni ve vicdanıdır. Dolayısıyla kalkınma, iş yerinden önce zihinlerde başlar.
Liyakat: Hak, adalet ve sorumluluk üçgeni
Liyakat kavramını sadece bir kişinin teknik becerisi olarak görmek eksik bir bakıştır. Liyakat; bir bireyin bilgi, beceri, tecrübe ve ahlaki yeterlilikleri doğrultusunda görev ve sorumluluklara layık görülmesidir. Ancak daha derin bir okumayla liyakat anlayışı; dürüst, idealist, prensip sahibi, ileri görüşlü, öngörü ve vizyon sahibi, ilkeli, sevgi, saygı, hoşgörü sahibi, ahlaklı ve erdem sahibi insan olmayı, başkalarının hakkını gözetmeyi, kendinden olmayanlara ayrımcılık yapmamayı ve kendi niteliklerinin farkında olarak yaptığı işi en iyi şekilde sorumlulukla icra etmeyi gerektirir.
Bu bağlamda liyakat esaslarına göre insan olmak; hak, adalet ve sorumluluk üçgeninde bireyin kendini disipline etmesi ve organize olmasıdır. Herkese hakkını vermek ve hak ettiğini teslim etmek, liyakat sisteminin temel unsurudur. Liyakatli insan, yalnızca kendi alanında yetkin olmakla kalmaz; aynı zamanda etik değerlere bağlı, sorumluluk sahibi, adil ve üretken bir........