Nurettin Özcan

Sözlerime nereden başlayacağımı bilemiyorum. Kendisinin aziz ruhunu ve başta ailesi olmak üzere sevenlerini istemeden incitmemek için, kelimelerimi seçerek yazmaya çalışacağım.

Nurettin Özcan ile tanışmamızın üzerinden henüz 2 yıl bile geçmiş değil. Gündelik hayatta pek de karşılaşma ihtimalimizin olmadığı bu fevkalâde insan ile tanışmamıza vesile, 2 yıl önce Hisarcık Vadisi'ndeki deneyimlerinden yola çıkarak hazırladığı tırmanış rotalarını kitaplaştırması oldu.

Şehrimizde çıkan yapıtları uzaktan gözlemleyen doğma büyüme bir Kayseri sakini olarak, bir hemşehrimin böyle bir eser çıkarması dikkatimi çekmişti. Nitekim, kısa bir tarama ile bloguna ve hakkında yazılanlara da erişerek izlenim sahibi oldum.

Bunun üzerine kendisiyle uzun yılları aşan tırmanış serüveni hakkında bir röportaj yapmaya karar verdim. Takvim, Ocak 2024'tü. Amacım, hem o dönemler bir gazetecilik öğrencisi olarak bizden istenilen özel haber ödevimi bu konuda hazırlayarak teslim etmek hem de yine o dönem yarı zamanlı olarak çalıştığım ve okumakta olduğunuz Kayseri Gürhaber Gazetesi’nin o haftaki sayısı için güzel bir haber çıkarmış olmaktı. Şerh düşmem gerekir ki, alanında çeyrek asrı aşan deneyime sahip bu adama hiçbir habercinin bu gözle bakmadığını fark ettim.

Kendisine sosyal medya üzerinden ulaştım ve randevulaştık. Yeni yılın ilk günlerinde beni evine buyur ederek, ailesinden feragat ettiği yaklaşık 1,5 saatini bana kendini anlatmak için sarf etmiş oldu.

Nurettin Özcan'ın doğal, samimi ve rahat bir şekilde anlattığı hayatı ve tırmanış serüveninin beni ne kadar büyülediğini tarif edemem. Nurettin abinin bu anlatısı, düz bir röportaj olmaktan öte, abartısız söylüyorum ki bir belgesel oluşturulacak hüviyete ulaşmıştı.

Ancak, yaptığımız söyleşinin bir saate yaklaşması ve benim uzun vadede bununla başa çıkamayıp yayına hazırlayamamam, aramızda iletişim kopukluğu oluşmasına ve benim de röportaj kayıtlarını bir kenara koymama neden oldu. Ortaya çıkan mahcubiyetim nedeniyle, sonrasında kendisiyle iletişimde bulunmadım.

Tanışıklığımız az olduğu için bir yorum yapmam kati surette doğru olmaz. Ama şu kadarı belirgin ki Nurettin Özcan, yaşantısı ve düşünce yapısıyla Kayseri'deki gelmiş geçmiş en orijinal kişilerden biriydi.

Kendisi hakkında daha fazla bir şey yazmayı, çevresine hadsizlik olarak göreceğimden, sözlerimi burada noktalıyorum. Bu nedenle, 'Nurettin Özcan'ı yine en iyi Nurettin Özcan anlatabilir' diyerek, hayatının daha iyi anlaşılması için, yaptığımız söyleşiyi raftan indirip paylaşıyorum.

Aşağıda ise görüşmemizin ham kaydını, izlemek isteyenler için bıraktım. Okumak isteyenler için ise söyleşimizin kısa bir özetini çıkardım. Tekerrür etmesi güç olan eşsiz tecrübeleri haiz bu söyleşiyi, dağcılık ve tırmanışa ilgi duyanlar ile Kayseri'nin yetkilileri, basını ve okuryazar kesiminin dikkatine sunuyorum.

Tüm sevenlerine başsağlığı dilerim. Hakkını helâl et, Nurettin abi...

***

- Dağcılığa nasıl başladınız?

“Sokaktaki insanlar bana sorduğunda pek 'ben dağcıyım' demedim. Çünkü dağcı olmak daha farklı bir şey. Onun yerine 'tırmanıcıyım' dedim. Tırmanıcı olmak da kendi içinde çok alanları var. Geleneksel tırmanış, spor tırmanışı, yapay tırmanış, bouldering (kısa kaya tırmanışı), buz tırmanışı gibi. Dağcılık da yine kendi içinde ayrılıyor: Yüksek irtifa dağcılığı, alpinizm vb. Bunların her birinden biraz yaptım. Hangisini daha az yaptığımı sorarsan yüksek irtifa dağcılığı oldu benim için. Çünkü yüksek irtifa dağcılığı çok pahalı olmasının yanı sıra hayatından çok alıyor. Bir yüksek irtifa ekspedisyonuna (yolculuğuna) gitmek demek, ekspedisyon hazırlıkları yapmanın yanı sıra en az 1 ay gitmene gerektiriyor. Ben her zaman çalışan, hayatını kazanan bir insan oldum. Bu anlamda da kendi adıma teknik tırmanış diyebileceğimiz, çok fazla ayaklarının üzerinde yürüdüğün değil de ellerini de kullandığın tırmanışları daha çok yaptım. Kaya tırmanışı içinde eksik tarafım olarak gördüğüm bir şey var: Her şeyi yapan bir kaya tırmanıcısı hiçbir zaman olmadım. Geleneksel kaya tırmanıcılığını çok severek yaptım, ancak spor tırmanışı dediğimiz tarza, çok saygı duymakla beraber, kendimi yakın olarak görmedim. Tırmanışa başladığımız dönemde bizim için bolt (tırmanışta kullanılan bir tür kol demiri) vb. yoktu zaten. Kendi emniyetimizi almak, kendi postumuzu korumak bizim elimizdeydi ve sonra ben buna aşık oldum, çok sevdim. Düşünerek yapman gerekiyor, bir yerden sonra otomatikleşiyor.

Uğraşım değişik zamanlarda değişik formasyonlar aldı, işlerin nevi anlamında. Ama tabii dağlara gitmeyi hiç bırakmamaya gayret ettim, bırakmadım da. Bugünlerde eskiden daha aşina olduğum tırmanışı oransal olarak daha az yapıyorum. Ama yine sürekli dağlardayım. Yürüyorum, koşuyorum, kayak yapıyorum; motosiklete binip ipimi koparıp dağa gidiyorum. Yarı zamanlı olarak 3 yıldır yurtdışında yaşıyorum“

- Tırmanışa nasıl başladınız? Kendiniz gibi tırmanışlar yapan abinizin bir etkisi oldu mu?

“Abim pek ön ayak olmuş sayılmaz, abim benim kadar aktif değildir. Abimle aramızda 10 yaş fark var. Ben küçükken abim bir grup arkadaşıyla, belki beden terbiyesinden bir grupla Erciyes'e tırmanmıştı. Onun tırmanışı beni çok etkilemişti. İstanbul'da bir ev nasıl Boğaz'ı gördüğünde değerliyse Kayseri'de de Erciyes'i gördüğü zaman değerlidir. Biz onu görmeye alışıyoruz ama Erciyes çok yakışıklı, çok anaç, Kayseri'nin üzerine oturmuş bir kütle. Ben de ona bakarak büyüdüm. Bunun bende dağcılıkla ilgilenmem noktasında çok büyük etkisi oldu. Babamla çevredeki dağlara giderdik; Yılanlı Dağ'a, Ali Dağı'na tırmanmıştık. Aynı zamanda 10 küsur yaşlarındayken solo tırmanış yaptığım, zirvesine ulaşıp döndüğüm ilk dağ Yılanlı Dağ'dır. Bunlar çok kıymetli olmakla birlikte bu tecrübeleri nedense 'dağcılık' olarak göremedim. Dağcılık dediğin zaman bu işin teknik detaylarına hakim olup yapmak gibi geliyor. Bu tırmanış tekniği olabilir, yürüyüş tekniği olabilir, beslenme tekniği olabilir. Bu lafım yanlış anlaşılmasın ama dağlarda çok gezen çobanlar, dağlara bizden daha çok sahiptir diye görürüm. Ama onların yaptığı şey dağcılık değildir.

1994 yılında Trabzon'da Karadeniz Teknik Üniversitesi'ni kazandığımda ilk defa üniversitenin dağcılık kolu KTÜDAKS'ta bu uğraşa başladım. Ben bunu bir anlamda milat olarak görürüm. Ama aslında dağlarda geçirdiğim mesai kabaca 30 yılı geçer, 40 yıla........

© Kayseri Gür Haber