Zenginleşen Sermaye, Dışlanan Emek: Bölüşümde Ne Değişti?

Zenginleşen Sermaye, Dışlanan Emek: Bölüşümde Ne Değişti?

Büyüme devam ederken emek payı neden küçülüyor, bu süreci hangi yapısal mekanizmalar besliyor? Emek payındaki gerileme ne tür ekonomik ve toplumsal sorunlar yaratıyor? Bu yazı, küresel ölçekte düşen emek payını teknoloji, piyasa gücü ve kurumsal faktörler ekseninde politik ekonomi perspektifiyle inceliyor.

Gelirin üretim sürecinde emek ve sermaye arasında nasıl bölüşüldüğü sorusu, klasik politik ekonominin kurucu tartışmalarından biridir. Ricardo’nun erken dönem analizlerinde merkezi bir yer tutan bu mesele, uzun süre ekonomik büyüme tartışmalarının gölgesinde kalmıştır. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında gelişmiş ekonomilerde gözlenen hızlı büyüme dönemi boyunca, faktör gelir paylarının[1] dikkat çekici bir istikrar sergilemesi, bölüşüm sorunlarının iktisadi analizde ikinci plana itilmesine yol açtı.

Savaş sonrası dönemin bu iyimser iklimi, ilk olarak 1950’lerin ortalarında Simon Kuznets’in ekonomik büyüme ve teknolojik ilerlemenin ileri aşamalarında eşitsizliklerin doğal olarak azalacağı yönündeki ünlü çan eğrisi (Kuznets Eğrisi) hipoteziyle teorik bir çerçeve kazandı. Ardından 1960’lı yıllarda Kaldor’un ekonomik büyümeye ilişkin ortaya koyduğu stilize olgular[2] arasında yer alan bu istikrar, emek ve sermaye gelirleri arasındaki paylaşımın uzun dönemde görece değişmez olduğu yönünde güçlü bir kanaat oluşturdu. Nitekim savaş sonrası dönemde sanayileşmiş ülkelerde emek payı; iş çevrimleri, enflasyonist dönemler ve üretim yapısındaki sektörel dönüşümlere rağmen önemli dalgalanmalar göstermemiş, bu da gelir bölüşümünün piyasa ekonomilerinde kendiliğinden dengelendiği düşüncesini güçlendirmiştir. Ancak, Piketty (2014), söz konusu iktisatçıların da paylaştığı bu ‘kendiliğinden denge’ varsayımının büyük bir yanılsama olduğunu öne sürer. Piketty’ye göre 1914 ile 1945 yılları arasında gelişmiş ülkelerde gözlemlenen eşitsizliklerdeki azalma ve emek payındaki toparlanma, piyasaların barışçıl ve doğal işleyişinden ziyade; dünya savaşlarının ve bu şokların ertesinde devreye giren kamu politikalarının bir eseriydi. Nitekim, Piketty’nin yirmiden fazla ülkeyi ve üç asırlık bir dönemi kapsayan kapsamlı veri setine dayanarak yaptığı analizler ile son kırk yılda ortaya çıkan ampirik bulgular, bu tarihsel düzenliliğin kalıcı olmadığını ve eşitsizlikleri azaltacak doğal bir sürecin bulunmadığını gösteriyor[3].

Çok sayıda ülkede emek gelirlerinin milli gelir içindeki payının gerilemesi ve buna eşlik eden kişisel gelir eşitsizliklerindeki artış, bölüşüm meselesini yeniden iktisadi tartışmaların merkezine taşımıştır. Özellikle küresel finansal kriz sonrasında büyüme performansındaki zayıflama ve toplam talep sorunlarının belirginleşmesi, ekonomik büyümenin sürdürülebilirliğinin gelir dağılımı dinamiklerinden bağımsız düşünülemeyeceğini ortaya koyuyor.

Peki, büyüme devam ederken emeğin payı neden sürekli eriyor? Bu süreci hangi yapısal mekanizmalar besliyor?

1. Teknolojik Dönüşüm ve Verimlilik-Ücret Kopuşu

Emek payındaki düşüşü açıklarken teknolojik gelişmeler ve yatırım mallarının göreli fiyatlarındaki sert düşüş temel bir rol oynar. Küresel çaplı güncel makro iktisadi araştırmalar, sermaye maliyetlerindeki bu tarihi ucuzlamanın firmaları emeğin yerine makine koymaya teşvik ettiğini ve küresel emek payındaki erimenin en büyük itici güçlerinden biri olduğunu gösterir[4].

Bununla birlikte, günümüzün teknolojik dönüşümü sadece ucuzlayan sermayenin yarattığı basit bir maliyet avantajından ibaret değildir[5]. Standart teoriler, “emeği tamamlayan” (labor-augmenting) teknolojilerin verimlilikle birlikte ücretleri de orantılı şekilde artıracağını ve emek payını istikrarlı tutacağını varsayar. Oysa günümüzün teknolojik dönüşümü (otomasyon ve yapay zeka), insan emeğini doğrudan üretim sürecinden dışlayan (displacement) asimetrik bir karaktere de sahip[6]. Otomasyon ekonomide ciddi verimlilik artışları sağlasa da bu kazanımlar çalışanların reel ücretlerine yansımaz; verimlilik-ücret makası[7] giderek açılır. Gelişen ekonomileri inceleyen güncel analizler, otomasyon süreçlerinin uygun kurumsal denge mekanizmaları (güçlü sendikalar, koruyucu politikalar) bulunmadığında emek payı üzerinde kalıcı aşağı yönlü baskı oluşturabildiğini gösterir[8]. Emeği güçlendirmek yerine onu ikame eden ve dışlayan bu yönelim, işgücü piyasasını kutuplaştırırken yaratılan katma değerin giderek artan oranda sermayeye gitmesine neden olur[9].

2. Piyasaları Yutan “Süperstar Firmalar”

Yakın dönemli makro iktisadi çalışmaların geliştirdiği “süperstar firmalar”[10] yaklaşımına göre, küreselleşmenin getirdiği yoğun rekabet ortamı ve teknolojik dönüşüm düşük verimlilikle çalışan firmaları piyasadan silerken; ekonomik faaliyet ve pazar payı, en yüksek verimliliğe sahip az sayıdaki mega firmanın elinde toplanır. Özellikle teknoloji, perakende ve bilişim sektörlerinde gözlemlenen güçlü “ağ etkileri”[11], kazananın pazarın çoğunu aldığı (winner-takes-most) bir yapı yaratarak bu yüksek verimlilikli mega firmaların hakimiyetini pekiştirir.

Rakiplerinden çok daha yüksek kâr marjlarıyla faaliyet gösteren bu firmalar, yaratılan yüksek katma değer içinde emeğe görece çok küçük bir pay ayırır. Sonuç olarak üretimin ve pazarın geleneksel firmalardan bu az sayıdaki firma grubuna doğru yeniden tahsis edilmesi, firmaların kendi ücret politikaları değişmese bile, ekonomi genelinde toplam emek payının yapısal bir zorunlulukla gerilemesine neden olur. Başka bir ifadeyle, emek payındaki düşüş önemli ölçüde ekonomide hangi tür firmaların ayakta kalıp büyüdüğü ile ilgili olmaktadır.

3. Piyasa Gücü, Monopsonlar ve “Saf Kârların” Yükselişi

Süperstar firmaların yükselişiyle birlikte piyasa gücünün belirli ellerde yoğunlaşması, rekabeti zedeleyerek yepyeni bir bölüşüm şoku yaratır. Mikro veri analizleri, sadece firmalar arası pazar kaymasının değil, tekelci gücün artmasıyla kâr marjlarının şişirilmesinin de firma içi emek paylarını eriten temel unsurlardan biri olduğunu doğrular[12].

Daha çarpıcı olan ise şudur: Pazardaki rekabetin çökmesiyle birlikte emek payı düşerken, sanılanın aksine üretken fiziksel sermayenin (makine, fabrika vb.) payı da artmamış, aksine düşmüştür. Aradaki bu büyük fark, tamamen tekelci piyasa gücünden kaynaklanan “saf kârlara”[13] dönüşmüştür. Ürün piyasasında tekel konumuna yükselen bu mega firmalar, işgücü piyasasında da “monopsonistik”[14] güce sahip olur. Alternatifsiz kalan işçilerin ücretleri baskılanırken, firmalar yatırıma veya üretime gitmeyen bu astronomik saf kârlar aracılığıyla emeğin ürettiği değere doğrudan el koyar.

4. Küreselleşme ve Parçalanan Değer Zincirleri

Küreselleşme, üretim süreçlerini parçalayarak “küresel değer zincirlerine” dönüştürür ve gelişmiş ülkelerdeki işleri fason üretime kaydırır. Gelişmiş ülkelerden yoksul ülkelere kaydırılan bu işler, gittikleri ülkelerin standartlarına kıyasla daha “sermaye-yoğun”........

© Katman Portal