Edebiyatın sessiz sahneleri

Edebiyat eserlerindeki sofralar, yiyecekler ve bu eylemin gerçekleştiği mekânlar, kurmaca metinlerde adeta bir turnusol kâğıdı gibi çalışır. Bir karakterin neyi, nerede ve nasıl tükettiği; onun ait olduğu sınıfa, dünyayla kurduğu ilişkiye ve çoğu zaman iç dünyasına dair güçlü ipuçları verir. Bu nedenle yeme-içme, metin içinde yalnızca bir ayrıntı değil, ciddi bir biçimde anlam kurucu bir unsurdur. Aynı zamanda, sosyal konumlarının sezdirilmesinde ve ruh hâllerinin açığa çıkarılmasında belirleyici bir işleve sahiptir.

Hayatın akışı içerisinde yer bulamayan, gündelik hayatın karmaşasında sürekli kaybeden ya da yaşadığı kırılmalarla yaşamdan geri çekilen kahramanların yalnızlığı ve mutsuzluğu, edebiyatta çoğu zaman doğrudan ifade edilmez; bunun yerine sofralar, eksilen tabaklar ya da tekrarlanan yemekler üzerinden sezdirilir. Açlık ya da iştah, burada yalnızca fiziksel bir durum değil, varoluşsal bir eksikliğin işaretine dönüşür.

Günümüzde ise teknolojinin hızlandırdığı yaşam biçimleri, insanın gündelik ritmini değiştirdiği gibi, yeme-içme alışkanlıklarını da dönüştürmekte. Hızla geçiştirilen öğünler, yalnız yenilen yemekler........

© Karar