We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Sıkıcı hakikatler yerine heyecanlı yalanlar...

145 29 7
07.09.2020

İyi niyetlerle de olsa bu mesajlarda yine vahim bilgi hataları, tevatürler, yıllar içinde yanlış ve yalan olduğu ortaya çıkmış bilgiler, siyasi önyargılardan mülhem iddialar, söylenmemiş sözler ve tabii her şeyin en kolay açıklaması olan, herkesi büyük yüklerden kurtaran komplo teorileri revaçtaydı.

Halbuki 6-7 Eylül, bir anda Yeni İstanbul gazetesinin “Atamızın evi bomba ile hasara uğradı” manşetiyle düğmeye basılarak başlamış bir olay değildi.

O gün linçe dönüşen gerilim, uzun bir süredir tırmanmaktaydı.

Gerilimin merkezinde de Kıbrıs meselesi vardı.

Aslında Türkiye’nin 1955 yılında kadar Kıbrıs diye bir meselesi de yoktu.

Bunu en iyi 1950 yılının başlarındaki bir Meclis zaptı anlatır.

CHP milletvekili Cevdet Kerim İncedayı, Meclis kürsüsüne eline iki küçük şişeyle çıkar.

Şişelerden birinde Kıbrıslıların kanı, diğerinde Kıbrıs toprağı vardır. “Kıbrıs’ı Yunan’ın ele geçirdiğini, soydaşlarımızın kan ağladığını bir an önce harekete geçilmesini” ister.

Ardından cevap vermek için kürsüye Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak gelir. Sakin bir ses tonuyla Kıbrıs’ın Lozan’da İngiltere’ye bırakıldığını, İngiltere’nin bu haktan feragat edecek gibi de olmadığını hatırlatır. “Telaşa düşmeye, bir bardak suda fırtınaya koparmaya gerek yoktur” der ve kürsüden iner. Bir daha da konu açılmaz.

Kısa bir süre sonra iktidara Demokrat Parti gelir, Dışişleri Bakanı Prof. Fuat Köprülü olur. Ama bu Kıbrıs yine sorun olmaz.

1953 yılında Köprülü, bir Avrupa seyahati dönüşü uğradığı Atina’da gazetecilerin soruları üzerine “Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs diye bir mesele yoktur” dahi demiştir.

Hatta bu sözleri üzerine Kıbrıs’ın bir dava haline gelmesini sağlayan Sedat Simavi’nin Hürriyet’inde “Gaflet” başlığıyla eleştirilmiş, Köprülü tarafından dava edilen Simavi, mahkeme sürerken kalp krizinden hayatını kaybeder.

(Simavi’nin Kıbrıs davasına bağlılığının eski Sakız mutasarrıfı olan babasının mezarının Rumlar tarafından tahrip edilmesi ve ardından ziyaret ettiği Kıbrıs’ta Türklerin Hristiyanlaştırıldığını öğrenmesiyle başladığı iddia edilir.)

O yıllarda Türkiye’nin Kıbrıs sorunu olmadığı gibi, Yunanistan’la ilişkiler de bahar havasındadır.

1951’de iki ülke birlikte NATO’ya girmiş, Balkan Paktı imzalanmış, 1952’de Bayar Atina’yı, Yunan Kral’ı Türkiye’yi ziyaret etmiş. Hatta olayları başlayacak Atatürk’ün Selanik’teki evi de bu bahar havasında restore edilip, 1953’de müze olarak ziyarete açılmıştı.

İlişkiler etkilenmesin diye İstanbul’un fethinin 500’üncü yıldönümü kutlamaları bile çok abartılmamış hatta daha şahin söylemleri ve talepleri olan Milliyetçiler Derneği kapatılmıştı.

Ama bu bahar havası uzun sürmedi.

Sömürgeciliğin kaybetmeye başladığı, İngiltere’nin Hindistan’dan bile çekilmek zorunda kaldığı yıllardı.

Kıbrıs’ta da Rumlar İngiliz sömürgeciliğine karşı mücadele etmekteydi. Bütün dünyanın sempatisi onlarla birlikteydi. AKEL gibi sosyalistlerin yürüttüğü bu mücadeleye 1953’de Yunanistan’la birleşmeyi yani ENOSİS’i savunan milliyetçi EOKA eklendi. Yunan Albay Grivas’ın başında olduğu EOKA’nın faaliyetleri, İngilizlerin çekilip adanın Yunanistan’a bağlanmasından korkan 100 bin Türk’ü endişelendirmişti.

Kıbrıs Türk toplumunun temsilcileri Ankara’ya gelip destek bulmaya çalışırken ve genelde muhatap bulamazken, Menderes, 1954 seçimlerinde Meclis’e giren Fatin Rüştü Zorlu’yu devlet bakanı yaptı, bir Kıbrıs politikası geliştirmesi için görevlendirdi.

Yine 1954 yılında artan Kıbrıs duyarlılığıyla, yine Sedat Simavi’nin 1953 yılında vefatından önce başlattığı girişimlerle, Hürriyet’in avukatı ve yazı işleri müdürü Hikmet Bil’in öncülüğünde Kıbrıs Türktür Cemiyeti kuruldu.

Cemiyetin başkanlığına, bir yıl önce Hüseyin Üzmez’in suikast girişiminde ölümden dönmüş liberal gazeteci Ahmet Emin Yalman getirildi. Aktif bir CHP’li olan Yeni Sabah muhabiri Orhan Birgit de cemiyetin kurucuları arasında yer aldı.

1955 yılı bir kırılma yılı oldu.

EOKA terör saldırılarına başladı. Saldırıların hedefinde adadaki İngiliz yönetimi ve onunla işbirliği içinde olan, özellikle polis teşkilatında görevli Türkler vardı.

Bu saldırılar, her gün gelen ölüm haberleri Türkiye’deki öfkeyi artırıyordu. Ama hükümet, Kıbrıs Türktür Cemiyeti ve Milli Talebe Federasyonu’nun Kıbrıs için miting başvurularını ısrarla reddetmekteydi.

30 Haziran günü İngiltere, artan gerilim üzerine Türkiye ve Yunanistan’ı üçlü bir zirvede Kıbrıs’ı konuşmak üzere 29 Ağustos’ta Londra’ya davet etti.

Zorlu’ya göre bu davetin sebebi, adadaki varlığı tehlikeye giren İngiltere’nin Türkiye ve Yunanistan’ı karşı karşıya getirerek adadaki üstlerini korumak için elini güçlendirmek ve zaman kazanmak istemesiydi.

Böylece “emperyalizme direnen” Rum halkının temsilcisi olarak dünyada sempati gören Yunanistan’ın karşısına İngiltere Türkiye’yi oturtmuş olacaktı.

Bu toplantıya davet edilerek ilk defa Kıbrıs’taki taraflardan biri haline gelen Türkiye’nin tezi “Biz Lozan’da adayı İngiltere’ye bıraktık, başka bir dayatmayı kabul etmeyiz” gibi hukuki bir görüşe dayanmaktaydı.

Bu sırada adada 3 Türk polisi öldüren EOKA, 28 Ağustos’ta Türklere yönelik büyük bir saldırı başlatacağını duyurdu.

Kıbrıslı Türk liderlerden bu tehdit karşısında endişeli açıklamalar geldi, Türkiye’de gazeteler 28 Ağustos tehlikesine dikkat çeken yayınlar yaptılar, Cumhurbaşkanı ve Başbakan Kıbrıslı Türklere destek verdi, teskin etti.

En sert açıklamayı ise 24 Ağustos günü İstanbul’daki Liman Lokantası’nda konuşan Başbakan Menderes yaptı.

Menderes, gazetecilere şöyle dedi:

“Yunanistan bir nevi irredantizm politikası ile işe başladı. Hatta buna emperyalizm karıştı. Girit alındı, şurası, burası alındı. Daha da pek çok yer alınacak sanıldı. Ankara’ya kadar gidildi ve hadiseler oralarda asırlardan beri Türklerle yan yana kucak kucağa yaşayan ırkdaşlarının tarihte misli görülmemiş bir tasfiyesi ile nihayet buldu. Kıbrıs’taki bir avuç ekseriyetlerine istinad ederek dünyanın başına yeni gaileler açmak isteyenlere ister istemez Ankara önünde ne işiniz var sualini sormak gerekir.”

Konuşmasının sonunda “Kıbrıs’ın Anadolu’nun devamı olduğunu, statükosunda bir değişikliğe tahammülleri olmadığını” söyledi.

Bu sert konuşma Londra yolundaki Türk heyetinin işini zorlaştıracaktı.

6-7 Eylül’e doğru giden kritik bu 10 gün içerisinde İstanbul’da gerilimin nasıl arttığını bu konularda en şahin yayınlar yapan “Türkiye Türklerindir” logolu Hürriyet’in haberlerinden okuyalım:

“Şehrimizde intişar eden bir Rum gazetesinin mensupları ile Şehir Meclisinde aza olan bir Rum doktor hiçbir sebep yokken dün akşamüstü ortalığı velveleye vermişler ve polis kuvvetlerini işgal etmişlerdir. Hadise polisi yanıltmak ve fuzuli yere meşgul etmek bakımından olduğu kadar, Rum doktorla, Rum gazetesi sahiplerinin taşıdıkları zihniyet bakımından da dikkate şayandır.” (Hürriyet- 27 Ağustos 1955)

“Rum vatandaşların yersiz ve boş telaşları: Kıbrıs’ta katliam gününden sonra şehrimizde herhangi bir hadise cereyan etmemiştir. Fakat şehrimiz Rumlarının bazılarının yersiz bir telaşa kapılarak dükkânlarını mutattan evvel kapadıkları görülmüştür.” (Hürriyet- 30 Ağustos 1955)

“Dün 30 Ağustos Zafer Bayramı yurdun her tarafında olduğu gibi şehrimizde de büyük coşkunluk içinde kutlanmış, gece her taraf ışıklandırılmıştır… Bu arada Fener Patrikhanesi’nin karanlık gömülmüş olduğu sanki bu bayramla sanki hiç alakaları yokmuş gibi tenvirat yapmadıkları konusunda gazetemize yoğun şikâyetler gelmiştir.” (Hürriyet- 31 Ağustos 1955)

“İstanbul Kız Lisesi Mezunları Cemiyeti üyeleri dün bir toplantı yaparak Kıbrıs davasında Türk kadınlarına düşen vazifeyi canları pahasına yapacaklarına dair and içmişlerdir.” (Hürriyet- 1 Eylül)

“Beşiktaş semti gençleri bir duvara çizdikleri Kıbrıs haritası ve Kıbrıs Türktür resmiyle görülüyor.” (Hürriyet- 2 Eylül)

“Londra konferansında Kıbrıs hakkındaki Yunan görüşünü izah eden Hariciye Vekili’nin konuşmasını yayınlayan şehrimizdeki Rumca gazeteler dün Rumlar tarafından kapışılmıştır. Bu alakalarını tabii görüyoruz. Yunan görüşünün nasıl müdafaa edildiğini öğrenmek elbette tadına doyulmaz bir zevktir. Fakat bu işte asıl gözümüze çarpan Kıbrıs patırtısı sayesinde fazla satış yapan Rumca gazetelerin Türk görüşünü sadece haber şeklinde vermekte hâlâ ısrar etmeleri, bunu belirtmeği ve bir dava gibi ele alarak bir Türk vatandaşına yakışacak tarzda yorumlamayı hiç akıllarına getirmemişlerdir.” ( Hürriyet- 2 Eylül)

“Patrikhane’nin Kıbrıs’a hangi yoldan yardım ettiği anlaşıldı.” (Hürriyet- 3 Eylül)

“Dün saat 16’da biri Güzel Sanatlar Akademisi talebesi ve biri de lise talebesi olan iki genç Yunanistan’dan memleketimize gelen ve burada satılan gazetelerden 15 adedini Taksim meydanında yakmışlardır.” (Hürriyet- 5 Eylül)

“Muhtelif yerlere yazılan ve asılan Kıbrıs Türktür ibaresi dün gece yarısına doğru Patrikhane’nin duvarına da yapıştırılmıştır. Fener Patrikhanesi’nin Kıbrıs mevzuundaki sükûtu da Fenerli gençler arasında nefret uyandırmıştır. Dün akşam bir Türk ile Rum arasında çıkan münakaşa karakolda neticelenince Fenerli gençler Patrikhane’nin duvarına Türk bayrağı ile süslü ve üzerinde Kıbrıs Türktür ibaresi yazılı bir yafta asmağa karar vermişlerdir.” (Hürriyet-6 Eylül)

“Şişli otobüsünde seyahat eden bir yüzbaşı........

© Karar


Get it on Google Play