Yahudinin yeşil erik soslu gelinciği Lazların horonu
Ahmedi medi, kuyruklu kedi, bir sıçan tuttu, yalamadan yuttu. Tekerleme böyle de, bizim siyah beyaz şeker kedimiz hiç sıçan görmedi. O sadece ayak üstünde yünlü yumaktı. Annemle Erzincan’dan Gümenüz’e denize gittiğimiz son Erzincan yazımızda, babam onu Trabzon Caddesi üzerinde oturduğumuz yeşil boyalı apartmanın merdiveninde bulmuş. Muhtemelen annesi düşürmüştü. Bir ayağı da hafifçe aksıyormuş. Acıyıp eve almış ve yavruya ayağından dolayı Timur ismini vermiş. Babamın kediciliğinin Timur ile başladığını söylersem yalan olmaz. Hakikaten Sam Butcher tasarımı biblolar kadar güzel bir kediydi. Erzincan’dan İstanbul’a kamyonla taşınırken, annemin omzundan hiç inmemişti.
Timur’un hayranlarını saymaya kalksam, defterler tutar. Uğur Apartmanı’ndan komşumuz olan Kadriye ablamızdan tutun da, Feneryolu’ndan onu sevmeye Suâdiye’ye gelen Meral Çelen-Aziz Nesin çiftine kadar herkesin akide şekeriydi.
Maalesef ‘70 baharında bahçeden kaptığı bakteriler yüzünden dışkılaması bozulup kabızlıkları başlayacaktı. Şimdi şehrimizin hemen her sokağında bir veteriner kliniği var ya, ‘70 ile ‘90 arasında öyle değildi. Timur’u aylarca Haydarpaşa’daki fakülteye kırmızı plastik sepetinde taşımamıza ve bir sağlıkçının da her gün sabah akşam lavmana gelmesine rağmen kurtaramayacaktık. Onu Uğur Apartmanı’nın bahçesine, sarı pembe güllerin dibine battaniyesiyle gömdüm. Uğur Apartmanı çoktan yıkıldı, yerine eski küçük bahçeyi de yutan yeni bir Uğur Apartmanı inşâ edildi. Ne zaman Emin Âli Paşa Caddesi’nden geçsem içim cız eder.
Biliyorum, hepinizi üzdüm, hadi dandini dan dan, kuyruğu yandan bir mâzîden çıkıp, size 2 Şubat 1970 günü için Yeni Ar Sineması’ndan bilet alayım. Aa, sakın bana Yeni Ar neredeydi demeyin, Yeşilçam Sokağı’nda Emek Sineması’nın karşı çaprazındaydı. Aslında siz de haklısınız, çoğunuz orayı Sine-Pop olarak biliyordu, benden eski kuşakların da Ar Sineması’ydı. Yeni Ar’da “Bıdık ile Düdük Zoro’nun Torunları” gösterime girmişti, benim de ilk Franco Franchi ve Ciccio Ingrassia filmimdir. Onlara burun mu kıvırıyorsunuz, öyleyse Yeni Melek’te “Sevimli Mahkûm” oynuyor. Peter Sellers’a da hayır derseniz, rüyâlarınızda sinek avlayın.
Bir yıl önce Arif Damar’ın Yeryüzü Kitabevi’nden aldığım sert plastik kapaklı küçük boy bir defterim vardı. Onun ilk sayfasına Kadıköyü’ndeki sinemaların telefonlarını kaydetmiştim. Timur’dan sonraki kedilerimizden Tekir’in Özbek Apartmanı’ndaki ölüm günü ve ölüm saati bile o defterin son sayfasındaydı. Defterim Feneryolu’ndan Bostancı’daki Ataş Apartmanı’na taşınırken kayboldu. Ama oradaki bazı telefon numaraları bugün bile aklımda. Belki Erdinç Akkuş ağabeyimizin ve Ahmet Zeki Pamuk’un da ezberinde olanları vardır. Küçükyalı’daki Sinema 63 “55 10 84”, Şaşkınbakkal’daki Atlantik “55 43 70”, Kızıltoprak’taki Kent “36 92 12” ve “36 32 04”, Kadıköyü’ndeki Süreyya “36 06 82”, Reks “36 01 12”, Efes ve Feza ise “36 37 63” değil miydi? Yeşilçam filmleri için mutlaka Feza’ya bir gün öncesinden telefon açıp, yer ayırtırdık. 8 Şubat’ta Feza’da “Kınalı Yapıncak” oynuyordu, gelin görün ki hep ecnebi filmler oynatan Atlantik’te “Sonbahar Rüzgârları”, Reks’te ise “Sana Dönmeyeceğim” isimli Türkan Şoray filmleri gösterime girmişti. Tercihimiz elbette önce Atlantik Sineması’ndaki Türkan Şoray’ı seyretmek olacaktı.
Portakallı gazoz pek sevmememe rağmen 7 Gün’den çok içtim. Çünkü, kapağın altında yedi Anadol otomobil, yetmiş yedi dikiş makinesi ve yedi yüz yetmiş yedi transistörlü radyo vardı. Ama benim 7 Gün kapakları hep boş çıkıyordu. 17 Şubat günlü gazetelerde ilk Anadol talihlisinin Sabahattin Seçilmiş olduğu ilân edilince de, 7 Gün’ü bırakıp tekrâr Coca-Cola içmeye başlamıştım.
İlk okuduğum........
