Süleymaniye’den Sinekli Bakkal’a, kayıp bir medeniyeti arayışlarım...
Bana sorarsanız İstanbul’un Türk ve Müslüman hüviyetini yangınlar değil, modernleşmeyi esâs alan imâr rezilliğinin arkasındaki zihniyet yok etmiştir derim. Oysa, yıkmakla veya ortadan kaldırmakla modernleşilmiyor, aksine Avrupa’daki kadim şehirler hep muhâfaza ederek yeni asırlara tutunabilmiştir.
İstanbul’un ahşap dönemi dört asır süren farklı bir medeniyetti, 20’nci yüzyılın ilk çeyreğindeyse tarihe karıştığı muhakkaktır. Ancak, şehrin ahşap güzelliğinden kalan bazı mahalleler ve sokaklar ‘80’li yılların ortalarına kadar vandallığa direnebildi. 16’ncı yüzyıl ile 20’nci yüzyıl arasındaki İstanbul’un bakıyye-i medeniyetini görebildiğim için kendimi Allah’ın şanslı kullarından sayarım.
Hayır, bu yazımda sayfiye çılgınlığından veya yoksul halkı Surdışı’na taşıyan hukukî düzenlemelerle inkişâf eden Anadolu yakasından bahsetmeyeceğim, çünkü bizim yaka bir medeniyetin terennümü olan İstanbul’a dâhil değildir, şehr-i dildârıma dört asır boyunca Türk ve Müslüman hüviyetini sadece Suriçi’nin verdiğini bilin.
Ben şu yangınlar bahsine şimdilik pek girmek niyetinde değilim, bir başlasam İstanbul yangınlarını sayfalar boyunca sıralayabilirim, ama İstanbul halkının yanan ahşabının yerine hep yeni bir ahşap kondurduğunu kimse inkâr edemez, bana sorarsanız şehrin Türk ve Müslüman hüviyetini yangınlar değil, modernleşmeyi esâs alan imâr rezilliğinin arkasındaki zihniyet yok etmiştir derim. Oysa, yıkmakla veya ortadan kaldırmakla modernleşilmiyor, aksine Avrupa’daki kadim şehirler hep muhâfaza ederek yeni asırlara tutunabilmiştir, ikinci veya üçüncü sınıf münevverleri muktedir yaparsan da maalesef sonuç medeniyeti yıkıp yok etmek olur.
Orta iki ve sondayken ayda bir Suâdiye’den kalkar Yenikapı’ya annemin teyzesini ziyârete giderdik. Langa bostanlarından çıkıp Kumkapı’ya doğru yürürseniz, sokağın başında küçücük bir ahşap mahalle vardı, muhtemelen nüfusunun cümlesi Müslümandı, siz benim dediğim mahalleyi ‘41’deki iki yüz kırk hânelik Teneke Mahalle’nin civârı gibi düşünün, Yahudi ve Ermeni nüfus ise ahşapların arkasındaki kâgir binâlardaydı, annemin teyzesiyse işte o ahşaplardan birinde oturuyordu. Bugüne ne Teneke Mahalle ne de büyük teyzemizin ahşap mahallesi kaldı. Oradan dönüşte, kırmızı ve krem renklerindeki banliyö trenimiz Ahırkapı’daki bir ahşap mahallenin de önünden geçerdi, Yenikapı ile Ahırkapı arasındaki o mahallenin sıralı birkaç hakkuranı ve birkaç restore edilmiş konağı bugün bile duruyor. Ama, benim ahşap mahallelerin estetiğiyle asıl tanışmam üniversite yıllarımdadır. ‘76 ile ‘80 arasını Süleymaniye’deki kahvehânelerde geçirdim, 19’uncu yüzyılda hâli vakti yerindeki ricâl-i kibârın semti olan Süleymaniye’nin ahşapları, elbette büyük yangınlardan geriye kalanları, artık yıkıldı yıkılacak durumdaydı. Ali Baba’ya kuru fasülye yemeğe inerken solumuzdaki İbrâhim Efendi konağı acaba aramızdan kaç kişinin dikkatini çekmişti, benim Sâmiha Ayverdi’nin emsâlsiz romanını okumama daha dört yıl vardı, peki ya Ali Kemâl’in pederi Hacı Ahmed Efendi’nin konağı acaba nerededir diye hiç merâk eden oluyor muydu? Oysa, Ali Kemâl’in bütün çocukluğu Süleymaniye’dedir, Yaylı Osman’ın kahvehânesindeyken bazen merhûm Ali Kemâl’i Mercan ve Lü’lü isimlerindeki siyah kedileriyle Tiryâki Çarşısı’nın önünde dolaşırken görür gibi oluyordum. Biliyorum, bazıları çıkıp Ali Kemâl derken vatan hâini Ali Kemâl’den bahsedip bahsetmediğimi soracak, yaftaları geçin efendim, Ali Kemâl’in çoğu defa ifrâta kaçan İttihât ve Terakki husûmeti nedeniyle bir müddet Millî Mücâdele’ye de basın yoluyla muhâlefet etmesine hiçbir şekilde katılmasam bile onu bu muhâlefeti yüzünden vatan hâini kabûl etmenin de akla ziyân bir cehâlet olduğu kanısındayım. Millete karşı fiilen düşmânla birlikte hareket edilmediği müddetçe bu kavramın nesnel bir kullanımının bulunup bulunmadığı hayli şüphelidir, en azından Tarık Zafer Tunaya, İsmet Sungurbey, Sulhi Dönmezer ve Ziya........
