Sınırsız gücün patolojisi |
Amerika, efsaneliğini yitirmekte olduğu bir dönemin tam ortasında duruyor. Bu yalnızca küresel güç dengelerinin değişmesiyle açıklanabilecek bir aşınma gibi durmuyor, daha derinde, zihinsel ve ahlaki bir çözülmeye işaret ediyor. Ülkenin başında, öngörülemezliği bir yönetim tarzına dönüştürmüş, sınır tanımayı zayıflık addeden ve kamusal dili bilinçli biçimde tahrip eden bir figürün yarattığı sürekli bir alarm hâli var. Bu alarm geçici bir politik gürültü gibi işlemiyor, toplumsal bilinçte kalıcı bir tedirginlik üretiyor. İnsanlar artık geleceği planlamaktan çok, yarına hangi ruh hâliyle uyanacaklarını düşünüyor. Devlet aklı, tutarlı bir yön duygusu vermek yerine kişisel öfkelere ve anlık hezeyanlara teslim edilmiş hissi bırakıyor. Kurumlar yerinde duruyor ama güven duygusu yer değiştiriyor. Herkes, sınırların bir gecede silinebilme ihtimaliyle yaşıyor.
Bu nedenle yaşanan kriz, hukuki metinlerle ölçülebilecek bir kriz sayılmaz. Bu, bir sinir sistemi krizi. Devletin refleksleri zayıflamış, denge mekanizmaları gecikmeli çalışır hâle gelmiş durumda. Toplum, makul davranış beklentisini yitiriyorçünkü makul olan, artık yönetici iradeden beslenmiyor.
Bir medeniyet inşa edebilmek, gücü sınırlayabilme becerisiyle de ilgilidir. Kendini durdurabilme, kazanırken geri çekilmeyi bilme, konuşurken susma ihtiyacını hissedebilme yetisi. Bu refleks aşındığında iktidar yalnızca muhaliflerini baskılamaz kendi zeminini de adım adım yakar. Sınırsız güç, eninde sonunda taşıyıcısını da çökertir.
Oysa uzun yıllar boyunca bu düzen, içindeki gerilimleri kurumlar aracılığıyla soğurabilmişti. Seçimler vardı, yargı vardı, medya, üniversiteler, sivil toplum vardı. Hepsi kusurluydu ama uzlaşı üretme kapasitesine sahipti. Oyunun kuralları belliydi, kaybeden geri çekilir, kazanan sınırlarını bilirdi. Bu sınır bilgisi yalnızca hukuki değil, ahlaki bir terbiyenin........