menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Seyirciye dönüşmüş cemaat

21 1
02.01.2026

İfşa çağında adalet üzerine yapılan her tartışma, er ya da geç yargılananın ötesine taşmak zorunda kalır ve bu noktada asıl mesele, kimin suçlu olduğu kadar, bu suçla karşılaşan cemaatin neye dönüştüğü sorusu hâline gelir. Bir önceki yazıda mahremiyetin cezaya çevrildiği, hükmün delilden çok yarattığı etki üzerinden kurulduğu bir iklimi ele almıştım. Bu yazı ise, o iklimin içinde kalan ve onu ayakta tutan seyir pratiğini, yani seyirciye dönüşmüş cemaatin ahlaki konumunu anlamaya çalışıyor. Çünkü adalet, yalnızca mahkemelerde kurulmuyor bakışlarda, suskunluklarda ve kalabalığın rahatlama anlarında da biçimleniyor.

Bu noktada edebiyat, hukuktan çok önce konuşur ve bunu soyut kavramlar yerine son derece somut hikâyeler üzerinden yapar. Nathaniel Hawthorne’un The Scarlet Letter (Kırmızı Leke) adlı romanı, içinde yaşanılan hâletiruhiyeyle örtüşen güçlü bir anlatıyı barındırır. Hikâye, Puritan bir kasabada yaşayan Hester Prynne’in toplumsal düzeni sarsan bir durumla suçlanmasının ardından başlar. Hester yargılanır, cezalandırılır ve kasabanın huzuruna çıkarılır. Yüzeyde görünen, ahlaki bir ihlalin kamusal bir karşılık bulmasıdır. Oysa Hawthorne’un asıl ilgilendiği mefhum, ihlalin kendisinden çok, kasabanın bu durumu ele alış biçimidir; yani cemaatin, kendi düzenini korumak adına nasıl konum aldığıdır.

Kasaba, Hester’ı merkeze alarak kendi düzenini yeniden kurar. Burada suç, bireysel bir mesele olarak ele alınmaz kasabanın tam ortasına yerleştirilir, görünür kılınır ve seyredilir. Hester’a hikâyesini anlatma imkânı tanınmaz, yaptığı fiilin bağlamı tartışmaya açılmaz fakat bedeni ahlaki düzenin onarıldığı bir yüzeye dönüştürülür. Puritan toplumda ahlak, içsel bir muhasebeden ziyade görünürlük üzerinden tanımlanır ve tam da bu........

© Karar