Sağın yargıyla kurduğu sorunlu aşk

Siyasetin hafızası kısa, yargının hafızası uzundur” denir. Lakin Türkiye tarzı ülkelerde bu iki hafıza çoğu zaman birbirine karışır. Biri diğerini bastırır, diğeri ötekine sığınır ve ortaya tuhaf, amorf ilişki biçimi çıkar: yargıya güvenmeyen ama yargı üzerinden hüküm kurmak isteyen siyasal akıl. Bu yüzden sağ siyasetin yargıyla kurduğu ilişki hiçbir zaman sahici bir hukuk sadakati şeklinde tezahür etmez daha çok, ihtiyaç duyulduğunda başvurulan, güç dengesi değiştiğinde yeniden tanımlanan araçsallık etrafında şekillenir.

Bu ilişkiyi anlamak için siyasal olaylara bakmak yetmez, yapılması gereken zihnin kendisini nasıl kurduğuna bakmak gerekir. Çünkü mesele tercihten çok adalet biçimidir.

Walter Benjamin, Şiddetin Eleştirisi Üzerine metninde hukukun kökenine bakarken, onun şiddetten bağımsız alan kuramadığını, bilakis kuruluş anından itibaren güçle iç içe bir yapı taşıdığını hatırlatır. Türkiye’de sağ siyaset bu gerilimi istisna olarak değil de neredeyse olağan bir durummuş gibi benimser. Bu yüzden hukuk, sınır koyan ilkeler bütünü olmaktan ziyade sınırın nereden geçeceğine karar verme imkânı olarak algılanır.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurulan yargı düzeni toplum sözleşmesinin soğukkanlı ifadesi olması gerekirken, yeni düzenin kendini koruma refleksiyle şekillendi. İstiklal Mahkemeleri’nin işleyişine bugün bakıldığında görülen manzara hukukun, siyasetin önünde durması gerekirken onunla iç içe ilerleyen araç olarak kurulmuş olmasıdır. Bu miras, sonraki kuşakların zihninde tarihsel bir vaka olarak kalmadı aynı zamanda zihinsel şablon bıraktı.

Demokrat Parti dönemi, bu şablonu kırmak için fırsat taşıyordu. Fakat güç ilk kez el değiştirdiğinde ortaya çıkan refleks, vaat edilen........

© Karar