İstisna üzerinden umut

Türkiye’de “çözüm süreci” başlığı yeniden gündeme geldiğinde, tartışmanın yalnızca bugüne ait bir siyasal manevra olarak ele alınmadığı, daha derin bir zihniyet sürekliliğini de harekete geçirdiği hepimizin malumuydu.

Sürecin ilk işaretleri, ayrıntılı bir yol haritasından ziyade şaşırtıcı çıkışlar ve beklenmedik ton değişimleri üzerinden şekillendi. Nasıl bir siyasal ve hukuki zemine yaslanılacağı sorusu geri planda kalırken, sözü kimin söylediği başlı başına belirleyici hâle geldi. Böylece içerikten çok jestlerin konuşulduğu bir siyaset dili kısa sürede hâkimiyet kurdu.

Bu atmosferde iktidar ortağının “açılım” sürecindeki pozisyonu, kamuoyunda oluşan yaygın kanaatin aksine toplum nezdinde kayda değer bir şaşkınlık uyandırmadığı gibi güçlü bir heyecan da üretmedi. Bunun temel nedeni, sürecin etrafında oluşan tartışma düzeyinin, Türkiye’de özellikle sağ siyasete eşlik eden ve sorgulamayı dışlayan devlet aklına teslimiyetçi bir zihinsel konforu yeniden üretmesi. Tartışma, çözümün ne olduğu sorusu etrafında genişlemek yerine, devletin neyi uygun gördüğü varsayımına yaslanarak daralıyor. Bu “devlet-i ebed müddet” duygusunu tahkim etmeye dönük bir beklentiyle kamuoyuna taşınıyor.

Sürecin dili tam da bu noktada belirleyici aslında. Grup toplantılarında yüksek sesle tekrarlanan “tahliye edilmelidir”, “umut hakkı verilmelidir”, “yapılmalıdır”, “edilmelidir” gibi ifadeler, siyasal ve hukuki bir muhakemenin ürünü olarak algılamıyoruz. Bu gereklilik kipleriyle örülü mesajlar, art arda gelen irade beyanları şeklinde merkeze yerleşiyor. Gerekçenin kamusal olarak inşa edilmediği bu zeminde siyasetin en kritik eşiği olan “çünkü” bağlacı sürekli erteleniyor. Karar, gerekçeyi bastıran bir irade beyanına dönüşüyor; hukuki muhakeme talimat dilinin sınırları içine........

© Karar