Islah iddiası, müstemleke akıl |
Venezuela üzerinden yürüyen tartışma, güncel bir dış politika başlığı gibi ele alınamaz. Ülkede yaşananlar, tek bir liderin hatalarıyla ya da bir yönetim krizinin teknik ayrıntılarıyla açıklanamayacak kadar uzun bir tarihsel zincirin bugüne düşen halkası. Donald Trump’ın Venezuela’ya dönük müdahalesi de bu zincirin dışına düşen istisnai bir hamle değil. Aksine çağımızın iktidar dilini en çıplak hâliyle açığa çıkaran bir eşik. Hukukun geri çekildiği, ahlaki gerekçelerin tüketildiği, gücün kendini açıklama ihtiyacı bile duymadan konuştuğu boşlukta bir eşik.
Bu eşiği anlamak için Venezuela’nın bugünkü siyasal yapısına, özellikle de Nicolás Maduro’nun iktidara geliş biçimine bakmak gerekiyor. Maduro, kurumsal bir siyasal rekabetten süzülerek yükselmiş figür değil. Meşruiyeti, büyük ölçüde Hugo Chávez’in karizması ve bıraktığı siyasal miras üzerinden şekillenen bir devamlılık hissi… Chávez sonrası yapılan seçimler, geniş halk kesimleri için yarım kalmış bir vaadin sürdürülmesi anlamı taşıyordu. Yoksulların siyasete dâhil edilmesi, petrol gelirlerinin sosyal programlarla yeniden dağıtılması, uzun süre sistemin dışında bırakılmış kitleler için gerçek bir karşılık üretmişti. Maduro bu mirasın doğal uzantısı olarak sahneye çıktı fakat devraldığı devlet aygıtı, çoktan kişiselleşmiş bir iktidar pratiğinin yükünü taşıyordu.
Maduro’nun iktidar yılları, bu kişiselleşmiş yapının daha da daraldığı bir dönem. Petrol gelirlerine aşırı bağımlı ekonomi, üretim çeşitliliği sağlanmadan sürdürüldü ve küresel piyasalardaki dalgalanmalar karşısında ülke savunmasız kaldı. Enflasyon gündelik hayatın merkezine yerleşti, temel gıda ve ilaç krizleri sıradanlaştı. Bu çöküşü yalnızca kötü yönetimin sonucu olarak okumak eksik kalır. Kriz karşısında şeffaflık ve hesap verebilirlik üretilememesi, toplumsal tahribatı........