İskenderiye, sürgün ve gitmek…

İskenderiye’de yürürken zihnimde hep aynı metin vardı; çoktan okunmuş ve belleğe yerleşmiş bir ses olarak eşlik ediyordu: Out of Egypt.

Yıllar önce okuduğum, satırlarında uzun süre oyalandığım bu metin, gördüğüm her sokak arasında yeniden açılıyordu. Her köşe başında başka bir cümlesi beliriyor, her durakta başka bir suskunluğu sezdiriyordu. Çünkü İskenderiye bakılarak kavranan bir şehir sayılmaz, daha çok hatırlama biçimleri üzerinden yürünen bir iklimdir. André Aciman da tam olarak bunu yapar. İskenderiye’yi bir coğrafya olarak anlatmaz; zamanla kurulan kırılgan bağları, kopuş anlarını ve geriye kalan sessizliği yazar.

Böylece mekân, metinde bir arka plan olmaktan çıkar ve hafızanın kendisine dönüşür.

Oysa bu hafızanın kökleri son derece derindir. İskenderiye yalnızca Alexander the Great’in adını taşıyan bir şehir olarak okunamaz. Helenistik dünyanın çoğul mirası ile Mısır’ın kadim bilgisi burada birbirine karışmıştır. Liman ticaretle, kütüphane düşünceyle, sokaklar birlikte yaşama deneyimiyle anlam kazanmıştır. Yüzyıllar boyunca Yunanlar, Yahudiler, Mısırlılar, Romalılar, Hristiyanlar ve Müslümanlar bu şehirde yan yana varlıklarını sürdürdü. Kimlikler katı biçimlere bürünmeden, aidiyetler keskin sınırlar üretmeden... İskenderiye’nin gücü tam da bu akışkanlıktan beslendi. Çokluk burada bir sorun olarak görülmedi; hayatın olağan hâli olarak yaşandı.

Bu düzen modern zamanlarla birlikte kırılmaya başladı. Ulus devlet fikri sahneye çıktığında, imparatorlukların geniş fakat esnek yapısının yerini homojenlik arayışı aldı. Toplumlar tek bir dile, tek bir hafızaya ve tek bir kimlik anlatısına indirgenmek istendi ve bu zihniyet birlikte yaşama tecrübesini bir miras olarak taşımadı. Aksine onu bir risk olarak kodladı. İskenderiye gibi şehirler........

© Karar