Fedakârlık diliyle kutsanan iktidar

Geçen gün bir bakana, ailesine vakit ayırıp ayıramadığı soruldu. Verilen cevap, kişisel bir tercihten çok yerleşik bir siyaset dilini ele veriyordu. Bazı insanların sahilde çocuklarıyla el ele yürüyebilmesi için bazılarının böyle bir yaşamı gözden çıkarması gerektiği söylendi. Ardından aileye ödenemeyecek bir haktan söz edildi. Bu cümle, ilk bakışta fedakârlık içeren bir beyan gibi durabilir. Biraz durup dinleyince ise iktidarın kendisini nasıl bir retorikle sunduğuna dair tanıdık bir çerçeve ortaya çıkıyor.

İktidar, kendisini en rahat fedakârlık diliyle anlatıyor. Çünkü fedakârlık, sorgulamayı geciktiren, itirazı ahlaki bir rahatsızlık gibi hissettiren güçlü bir kelime.

Tarih boyunca iktidarlar, yetkilerini yaptıkları üzerinden kurmak yerine üstlendikleri yükleri öne çıkardı.

Alınan kararların nihayeti önemli değildi, ödenmiş bedelleri bilmemiz yeterliydi. Tahtlar, makamlar, kürsüler, hizmet üretmesi beklenen alanlar olmaktan çıkarılarak, bedeli önceden ödenmiş kutsal mekânlar gibi sunuldu. Bu anlatı yerleştikçe siyaset, hesapla temasını kaybetti. Fedakârlık, iktidarı denetimden ayıran koruyucu bir katmana dönüştü.

Bu dil yeni sayılmaz. Roma’da imparatorlar, tanrılarla kurdukları soy bağları üzerinden konuşur, iktidarlarını insanüstü bir sürekliliğin parçası gibi sunardı. Augustus’un heykelleri hükümdar heykeli olmaktan çok, kozmik düzenin temsilcisi olarak lanse edilirdi. Orta Çağ’da krallar, ilahi iradenin yeryüzündeki taşıyıcısı kabul edildi. Taç giyme törenleri siyasal bir başlangıçtan çok kutsal bir merasim havası taşırdı. Yetki, dünyevi bir sözleşmenin sonucuyken, gökten indiği varsayılan bir buyruğun uzantısı gibi anlatıldı.

Ulus-devletin sahneye çıktığı dönemde........

© Karar