Endülüs’ün ahı bizlere yeter
“Her yükselen bir gün düşer, inişler başlar zirveden…”
Madrid’de hâlâ diri olan modern akıl, düzen ve seküler hayatın ritmi Kurtuba’ya yaklaştıkça yerini daha eski, daha yoğun, daha karmaşık bir hafızaya bırakıyor. Bu geçiş bir şehirden diğerine varmaktan öte, zihnimde bir medeniyetin kuruluşuna, yükselişine ve kırılmasına doğru yapılan yolculuğa dönüşüyor.Kurtuba’ya vardığımda hissettiğim ilk duygu bir zamanlar dünyanın merkezi sayılmış bu kentin bugün taşıdığı sessizliğin üzüntüsü oldu. Oysa bu şehir yalnızca Endülüs’ün başkenti olarak kalmamış aynı zamanda Orta Çağ dünyasında bilginin, felsefenin ve estetiğin en yoğun biçimde üretildiği yerlerden birisi olmuştu. İbn Rüşd burada yetişti, Aristoteles’i yeniden yorumladı, akıl ve vahiy arasındaki ilişkiyi çağdaş bir formda kurmaya çalıştı. Metinleri Avrupa üniversitelerinde yüzyıllar boyunca okutuldu ve modern düşüncenin temellerine sızdı. Aynı şehirde İbn Hazm aşkı ve insan ruhunu incelikle çözümledi, Abbas İbn Firnas gökyüzüne bakıp uçmayı hayal etti. Bu isimler bilginin pahasının olduğu, farklı kültürlerin temas hâlinde bulunabildiği entelektüel bir iklimde var oldu.
Bu sebeple Kurtuba Camii’nin içine girdiğimde hissettiğim duygu estetik hayranlıkla sınırlı kalmadı elbette. Sütunların sonsuzluğa uzanan ritmi, mekânın içindeki ışığın dağılışı ve kemerlerin ritmik tekrarları sanki bir düşünce biçiminin mimariye dönüşmüş hâli gibiydi. Bugün katedral olarak kullanılan eserde mihrabın önünde yükselen Hristiyan altar, tarihin tek yönlü ilerlemediğini bazen sert kırılmalarla yön değiştirdiğini, o yüce acımasızlığını hatırlatıyordu.
Bu dönüşümü salt bir ibadet mekânının el değiştirmesi olarak okuyamayız aynı zamanda büyük bir medeniyet sürekliliğinin kesintiye uğraması anlamı da taşıyor. Kırılma aynı zamanda Endülüs’ün yavaş yavaş çözülmesinin sembolik bir özeti........
