Bir çıkış yanılgısı
Tarih bize, toplumların mevcut iktidar tahammül edilemez hâle geldiğinde siyasal hayal gücünü bir anda yitirmediğini gösteriyor. İlk refleks çoğu zaman yeni bir yol açmak yerine yaşanan krizi başka bir hikâyeye dönüştürmektir. Bu hikâye bazen geçmişten devralınmış bir isim, bazen güçlü bir figür, bazen de “eskiden hiç olmazsa” diye başlayan bir anlatı olur. Siyaset, geleceğe dair söz kuramadığı anlarda hafızaya yaslanır.
Napolyon’un Fransa’da yükselişi ya da Weimar Almanyası’nda Hitler’in bir çıkış kapısı gibi sunulması, siyasî tarihin sıra dışı anları sayılmaz. Bu figürler, halkın siyasetle kurduğu ilişkinin çözülmeye başladığı eşiklerde belirir. Devrimin ardından Fransa’da kamusal düşünce yorulmuş, eşitlik ve temsil fikri gündelik hayatın kaosu karşısında ağırlığını kaybetmişti. Siyasal tartışma, yön açan bir faaliyet olmaktan çıkmış, belirsizlikle yorgun düşen halk hız ve kesinlik talep eder hâle gelmişti. Napolyon bu eşiği doğru okudu. Devrimin kavramlarını dolaşımda tuttu, fakat bu kavramların gerektirdiği katılımı geri çekti. Düzeni siyasetin merkezine aldı ve karar alma süreçlerini dar bir iradenin alanına taşıdı.
Weimar Almanyası’nda yaşanan da benzer bir zihinsel geri çekilme hâliydi. Savaşın yenilgisi, ekonomik çöküş ve parçalanmış siyasal alan, uzun vadeli düşünmeye olan tahammülü azalttı. Dolaşıma giren vaatler karmaşık değildi. Suçlular tanımlıydı, çözüm gecikmeyecekti, beklemek anlamsızdı. Bu sade anlatı, yorgun bir toplum için ikna edici olmaktan çok rahatlatıcıydı.
Bu tür dönemlerde belirleyici olan karizma ya da kişisel yetenekler değildir. Asıl mesele, bu kırılma anlarında........
