Beyşehir, Walter Benjamin ve Moskova

İnsan özlediği yere aittir…

İkinci Roma seyahatimden yeni döndüm. İhtişamın bakıldıkça insanın içine çöktüğü, taşların yalnızca tarih anlatmadığı, aynı zamanda insanın kendi yerini sorgulamasına yol açtığı bir yolculuktan… Avrupa, bütün ağırlığına rağmen, insanın yerleşebileceği bir zemine dönüşmüyor. Düzen kusursuzken insanın iç dünyası bu düzenin hiçbir yerine oturmuyor.

Bu yer bulamama duygusunu anlatmak istedim. Bu hissi -okuduğum metinler içinde- en iyi anlatanın canım Walter Benjamin olduğunu düşünürüm. Bu allak bullak oluşu -handiyse- itiraf eder gibi yazar. Moskova’da geçirdiği günler boyunca şehri anlamaya çalışmaz, daha çok kendi konumunu yoklar. Soğuk, mesafe, dil, gündelik hayatın sertliği kadar, kendisinin bu şehirde neden tutunamadığını, neden yerleşemediğini kayda geçirir. Moskova, onun için ideolojik bir odaktan çok, aidiyetin nasıl işlediğini gösteren bir laboratuvara dönüşür. Şehir düzenlidir, iddialıdır, tarihsel bir ağırlık taşır. Taşır taşımasına fakat Benjamin’in satırlarında asıl belirgin olan, bu hislerin ve yaşantının insanın iç dünyasında bir karşılık üretmeyişidir.

Benjamin için hatırlamak, geçmişi güvenli bir biçimde geri çağırmak anlamına gelmez. Hafıza, bugünün içinden sızan kırılgan anlarla çalışır, çoğu zaman insanı rahatlatmaz, aksine huzursuz eder. İşte “Moskova Günlükleri” bu huzursuzluğun metnidir. Benjamin, orada kendini sürekli dışarıda hisseder. Sokaklarda yürür, insanları gözlemler, düzeni kaydeder, fakat bu yürüyüş bir yerleşmeye dönüşmez, dönüşemez. Şehir ona açılmaz; o da şehre kök salamaz. Arada kalan bu mesafe, basit bir yabancılık hâli olmaktan çıkar, insanın kendi yerini yitirdiğini fark ettiği sessiz bir eşik hâline gelir.

Doğup büyüdüğün........

© Karar