Bayrama girerken...
1650 rakımlı Kayabeli Geçiti’nde taze çiçeklerden öz toplayan bal arısı göğsüne vuran gizli rüzgara aldırmadan Eflatunpınar’ına kadar uçtu. Yukarıdan aşağıya döne dolana inmek, helezonik vızıltıların tekrarıyla gönenmek ve alçaldıkça ısınan havayı minik bünyesinde duymak güven veriyordu ona. Hitit mirası pınara vardığında kana kana su içecek sonra da taşıdığı özü kovanına taşıyacaktı. Kovan büyük bir aileyle yaşadığı çok gözlü bir evdi onun için. Her petek her gözenek sebebini bilemediği ışık kümelerine açılıyor, Kraliçe arının nazarını her zerresinde her an duyuyordu. Bir evi olmasaydı, onca çiçeği aşkla gezer havada dolaşan hücum kuşlarını göze alır mıydı? Bir damla balda görüyordu içindeki büyük evin nazlı uğultusunu. Arapça’da ‘şura’ kelimesinin arıların ayaklarıyla taşıdıkları balı içine koydukları petek, oda, hazne, havuz anlamına geldiğini bilmesi gerekmezdi. Bu insanların işiydi ve onlar dilerlerse her şeyi öğrenebilirlerdi. Yunus Emre yoksa boş yere mi anmıştı kendisini de bir arı gibi düşleyerek ballar balını ve kovanı? ‘Kovanım yağma olsun’ derken yeri yurdu, evi obayı, çadırı çatıyı imlememiş miydi? Öyleyse ev ile bal kovan ile hayat kaçınılmaz bağlılık taşımıyor muydu? Bal yoksa kovanın anlamı neydi? Ev, boş bir biçim miydi? Bal yoksa öteki anlam, içi boş, delik, değersiz, atık ‘kovan’ kalmaz mıydı geriye? Dünya balsız, özsüzse kovansız da değil miydi özünde? Ülke dediğin de büyük ev olmuyor muydu bu hesapla? ‘Şura’nın arıları ne toplamanın derdindeydiler?
Kayabeli Geçiti’nin sert havası Beyşehir Gölü’ne yansıyan Toros zirveleriyle boy ölçüşemezdi. Tıpkı Ahdamar Adası’nı yurt........
