‘Amcam Sokrat’* ya da yönetilemez yaratıcı düşünce |
Victoria R. Holbrook ile ile hiç görüşmedik. Bazen, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde hocam Ali Alparslan’ın odasında karşılaşmış olabilir miyiz diye zihnimi yokluyorum fakat bir sonuca varamıyorum. Zaman tam oturmuyor. Ali Toy geliyor gözlerimin önüne. Başka başka isimler. Yine de Ali Alparslan ismiyle onun hatıratında karşılaşmak heyecan verdi bana. Başka yönden yine zihnimi tartıyorum. Bir kaç on yıl evvel Niyazi Sayın’ın Üsküdar’daki evinde buluyorum kendimi. Üstad neyzen Sadreddin Özçimi götürmüş olmalı beni ona. Bir ‘Ney’ filmi çekmek istiyorum Niyazi Sayın ile. Uzak çok uzaklara dalan gözleriyle bu temiz yüzlü büyük neyzen beni şaşırtıyor. Böylesi insanların gerçekle bağlantıları zayıftır. Çektiği fotoğraflardan söz açıyor. Bol ışıklı odalarda sanat, kukumav kuşları misali başkalarının yuvalarını gözlüyor. ‘Bir düşüneyim diyor, sonra gelin konuşuruz.’ Bu ifade içime korku salıyor. Hayır diyecek hissediyorum. Hayır demenin de bir takvimi var demek ki. Aklıma nereden gelsin, V. Holbrook’un ‘Amcam Sokrat’ını okurken o odaları zihnimin tekrar halka halka çoğaltacağı? Zaten ‘izin çıkmıyor yukarıdan’ benzeri muğlak bir cevap veriyor sonunda. Göğe ağan ‘ney’ misali, sözü kısa kesmenin ve bu sevdadan vazgeçmenin kararına varıyorum böylece.
Ve başka unutulmaz bir yakınımla buluşuyorum kitapta. ‘Bakın Türkiye için ne buldum’ diye her karşılaştıklarında yanındakilere Hılbrook’u takdim eden Talat Halman’dan başkası değil bu kişi. Her güzel ve iyi şeye tutkuyla yaklaşan Talat bey belli ki onun kültürümüze getireceği katkıları ilk elden keşfetmiş. Talat bey değer verdiği ve ufuk gördüğü hemen her kişiye sadece sevgisini mezaketle hissettirmekle kalmaz, her hal ve şartta kalıcı olanı düşünürdü. Benim televizyon yoluyla Türkiye’ye bir şeyler söylenebileceğine inandığım zamanlarda ortak dost Mustafa İsen’in Çankaya Köşkü’ndeki........