We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

‘Onca kalabalığa rağmen, bu nasıl bir yalnızlık’

144 17 15
15.02.2019

Uzunca zamandır yazmayı düşündüğüm bir konuydu. Yazmayı düşündüğüm konularla ilgili not defterini karıştırırken “mutlaka yazmalıyım nostaljik olur” notuyla yeniden gözüme ilişti. Gözüme ilişti, ben yazmadım ama yazılmamış da.. Yazarken o anki duygularımı hatırlatması açısından, Charles Dickens’in İki Şehrin Hikayesi kitabından “Onca kalabalığa rağmen, bu nasıl bir yalnızlık” sözünü not etmişim.

Özellikle son bir yıldır, 1960’lı, 70’li, 80’li ve 90’lı yıllar üzerinden “eski ve yeni” Türkiye tartışmaları yapılıyor biliyorsunuz..

Beni etkileyen, alıp çocukluğuma, gençliğime, umut dolu, yumruk olmuş ellerimle protestodan protestoya koştuğum eski günlere, geçip gitmiş günlere götüren söze geleyim

“Eski Türkiye’yi bugünün gençlerine anlatmak.”

1960’lı yıllara dair bir şey söylemem. Eski Türkiye’ye dair 1970’li yılların ortalarından itibaren hatırladıklarımın olduğunu söyleyebilirim.

Babam devlet memuruydu. Vizontele filminin aynısını çocukluğumda yaşadığımı söyleyebilirim. Mesela, Türkiye’nin en karanlık yıllarında Ankara Mamak’taydım. 1979 -1980 yılı öğretim yılının ikinci döneminden itibaren Mamak ilköğretim okulunda jandarmanın gölgesinde derslere giriyorduk, jandarmanın gölgesinde teneffüse çıkıyorduk. Çoğu kez tatil olurdu. Sınıfta tam olarak 75 kişi miydik hatırlamıyorum ancak sıralarda üçer kişi oturduğumuzu biliyorum. Hatta Siyasetin konuşulduğu bir evde büyüdüğüm için, ne olup bittiğinin farkında bir çocuk olarak büyüdüm.

Sokaklar güvenli değildi. Bugünün gençleri bilmez elbette, televizyon tek kanaldı. Akşam 20.00’de istiklal marşı ile açılır gece 00:00’da Anıtkabir’de askerlerin okuduğu istiklal marşı ile kapanırdı. Sonra sinyal sesi ile birlikte “televizyonlarını kapatmayı unutmayınız”........

© Karar