Baharın Karın Ağrısı
İlerde sekiz Nisan tarih kitaplarına not olarak düşürülecek: Hürmüz’ün hürriyetine kavuştuğu gün. Gerçi hürriyet henüz masada. Barış cümlesinden azad edilip havalanmayı bekliyor. Yine de İran’ın kırk günlük direnci hürriyete hayat verdi. amerikanın hesaplarını tersyüz etti..
Kırk gün savaşını kim kazandı diye soranlara, savaşın galibi yoktur. Savaş, kurunun yanında yaşın da yandığı insan olma vasfı taşıyan herkes için bir matemdir. Savaşın mağduru hep insanlıktır.
Geçtiğimiz günlerde hakka kavuşan Hüsrev Hatemi 1968’de yazdığı “ZAMANIN SESLERİ” şiirinde “Savaş duygusuzdur, kamyonudur ölümün”* diyor.
Cumhuriyet tarihimizin nevi şahsına münhasır örnek şahsiyetlerden biri olan merhum Abdullah Kucur Bey’in “Bu memlekette kızılacak adamdan çok acınacak adam var. “ sözünü sık sık kendime hatırlatıyorum . Abdullah Bey’in sözü sadece ülkemiz için geçerli değil. Bütün dünyaya uyarlayabiliriz. Savaş acınacak insanların başvurduğu zavallılıktır. Zavallılıklarını, yetersizliklerini, acınacak hallerini örtbas etmek için dünyada başvurdukları şahsiyetsizliktir. Savaşa sebep olan iki katili insan olarak kabul edebilir miyiz? İnsanlık ve insan sofrasında bunların yeri var mıdır? Bunlar da bizden diyecek insan var mıdır? Çift olan oluklardan akan kir, sefillerin en sefili, bulaştıkları yerleri de kirletiyorlar.
Savaş bitti. Bahar da geldi. Mart ve nisan yağmurları kaç gündür durup dinlenmeden toprağın belini dövüyor. Yağmur, cemrenin ısıttığı toprağı bahar güneşiyle diriltmeye çalışıyor. Su canlılık emaresi gösteren bitkilerin damarına hayat zerk ediyor. Serin esinti tedbiri elden bırakmama uyarısını ihmal etmiyor. Ağaçların dalları domurlarını patlatıyor. Kimi çiçeklendi kimi çiçeklenecek. İstanbul’da erguvanlar açıldı açılıyor. Erguvan ki bu şehre en yakışan renklerden biridir. Papaz erikleri de birkaç güne dallarda boncuklanır. İstanbul’un laleleri boş durur mu? Onlar da Emirgan’dan başlayarak İstanbul’un her yanını renklendirip İstanbul’a hayat verecekler. Renk ve hayat olmakla kalmayacaklar, insanların hayat damarlarını diri tutup yollarının istikametini sırat-ı müstakimde ikamet edecektir.
“Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayattan lezzet alır"
İstanbul çeşmeleri kaderine terk edilip virane bırakılmasalardı onlarda bahardan aldıklarıyla oluk oluk akacaklardı. Mermerle yedi yirmi dört söyleşen Yesâri hatlarına bakıp salt bu andan ibaret olmadığımızı ve bize bu anları da yaşatan pınarın kaynağına doğru bir gönül hattı kuracaktık.
Merhum Hüsrev Hatemi “ TÜRK DİLİNİN EN BÜYÜK ŞAİRİNE RUBAİLER“ şiirinde baharın dirilten teru tazeliğinden bahsederken bir rivayet mateminden de bizi haberdar ediyor.
“Yunus ki nergiste güler, gülde kanar,Kırlarda gelincikte onun bağrı yanar,Toprak onu bir kenarda almış sanırım, Her yıl bunu tekrar merasimle anar”
Eliot, Çorak Ülke’de “Ayların en zalimidir nisan” derken ‘nisan’ın zulm ile hayatı bayındır kıldığını söylüyor. “Ayların en zalimidir nisan, leylaklar / Açtırır ölü topraktan, yoğurup / Bellekle isteği, diriltir / Ölgün kökleri bahar yağmurlarıyla.”
Baharın ortasına tahtını kuran nisan zıddıyla kaimdir. Yalnız merhametiyle var olsaydı kış boyunca karın ayazın buzun dondurup mecalsiz bıraktığı topraktan mecalsiz kalan varlıktan onca neşvünemayı bulup yeniden diriltebilir miydi? Toprağın karnını yarıp onca bitkiye hayat verebilir miydi?
Aşık Veysel’in Türküsünü de anımsayalım: “Karnın yardım gazmayınan, belinen, yâr, belinen” “Gazma ile döğme döğmeyince gıt verdi.” İnsanoğlu karnını yarıp deştikçe toprak ona cömertliğini sunuyor. Yarmak, dövmek, kazmak kelimeleri tek başına zulmün kompozisyonunda yer almaya yatkın görünse de fotoğrafın tamamına baktığımızda merhamet libaslarının gardolabında askıda yerini aldıklarını görüyoruz. “Kar içinde yanan karı” anlayanlar o libası görür, tanır ve üzerine geçirir.
Bizim amacımız da bir metnin karnını yarıp içindeki söz cevherini alıp gönlümüze koymak. Bedenimize uygun hırkayı, soframıza helal lokmayı arayıp bulmak.
Burada Hızır Aleyhisselam ile Hazreti Musa’nın kıssasını anımsayalım. Hızır Aleyhisselam’ın kendisini uyarmasına rağmen Hazreti Musa’nın yolculukta ısrar etme kıssası.** “Gemiye bindikleri zaman O (Hızır), gemiyi deldi. Nihâyet bir erkek çocuğa rastladıklarında (Hızır) hemen onu öldürdü. Yıkılmak üzere bulunan bir duvarla karşılaştıklarında (Hızır) onu hemen bedelsiz tamir etti.”
Hızır hazretlerinin Hazreti Musa’nın ilk iki karşı çıkışında Musa’ya şans tanıması ve üçüncü karşı çıkışında Musa ile yolları ayırmasında söylediği “Benimle beraberliğe sabretmek, senin elinden gelmez. Sen bu hususta mâzursun. Çünkü bu ilmin kemâli, henüz sana verilmemiştir.” sözü bize görünen her olayı kıt akıl ile değerlendirip yargılamanın özellikle akıl tanrısına tapan modern insanın düşürdüğü tuzağa da eşsiz bir misaldır.
Akıl terazisine baktığımızda Gazze’de zahirde Gazzeliler yenildi hak katında kim kazandı? Gazze, vicdan sayfalarında kendini tüm insanlara okutup ezberletti: Katil siyonistler Gazze’de taş üstüne taş bırakmadılar ama yine de Gazzeliler vatan perdelerini yırtıp yurtlarını terk etmediler.
Kırk gün İran amerikan savaşı amerikayı dünyanın tanrısı görüp amerikaya kayıtsız şartsız teslim olanlara olması gerektiğini söyleyenlere şunu gösterdi: İran, amerikanın şaftını kaydırdı. amerikanın şaftı kaymakla kamadı petrol paralarını halkından çalıp amerikaya yediren dostlarının (!) da şaftını kaydırdı. Kadim dostları (!) onları savunmasız bıraktı. İran, Hazreti İbrahim’in putları kırması gibi bir zamanlar amerikan efsanesini putlaştıranların putlarını birer birer yıktı. İkinci Dünya Savaşı’ından beri dünyaya musallat olan büyük şeytan yaralandı. Darbenin açtığı yaralar önce kurtlanır. Sonra darbeden kanayan yaralardan başlayarak kurtlar amerikayı kemirir. Sonuç değneği yiyen ağaç kurdunun kıssasını hatırlayalım.
amerika inandırıcılığını kaybeden kocaman bir yakan makinesi. Hatta yalan makinesine dahi nal toplatır hale geldi. amerikanın söyledikleri Asya’ya varmadan tekzip ediliyor. Yalanın bini bir paraya dönüşen bir ülke.
Kırk gün savaşları bize bazı uyarılarda da bulunuyor. Altın buzağıya tapanlardan uzak durmamızı ve kiminle dost olmamamız gerektiğini de söylüyor.
O zaman dost kimdir ve kiminle dost olmalıyız? Dost deyince “Dostluk Üzerine” sözlerini kalbimize ilmek ilmek işleyen merhum Fethi Gemuhluoğlu’na yolumuz düşüyor . Cumhuriyet tarihimizde birçok aydının okuyup yetişmesinde emeği geçen Fethi Gemuhluoğlu bizi selamlıyor: “Dost ol kişidir ki, öldürülmesi muhakkak ve mukarrer olan gecede Peygamber-i Ekber’in yatağında yatar, O’na Şâh-ı Velâyet denir. Dost ol kişidir ki, Yâr-ı Gâr’dır. Kucağında, mübârek bir emânet vardır. Bütün deliklerielbisesinden muhtelif parçalarla tıkar, son deliğe tabanını dayamıştır. Kucağındaki mübârek emânet, uyumayan uyanıklık içinde uyur görünmektedir. Oradan Ebû-Bekr’i yılan sokar. Dost son deliğe tabanını, taban gibi görünengönlünü uzatandır, gönlü ile orayı tıkayandır.”
Evet kiminle dost olmayız sorusunda bilge insan Fethi Gemuhluoğlu’nun önerileri ve istikameti bizim için hatta insanlık için bir hazinedir.
Ben bunları düşünüp yazarken gün ışıyor. Üsküdar çay ocaklarında semaverlerin buharı sokağa taşıyor. Buharı üstünde sabahın ilk çayları masalarda yerini alıyor. Simitler kese kağıdından çıkartılıyor. Simide iki dilim kars kaşarı eşlik ediyor. İnsanlar, insan meşgaleleri yavaş yavaş sokağa caddeye dökülüyor.
Adamlar sık adımlarıyla güne yerleşiyor. Devlet dersinden kaçan öğrenciler çarşı pazarda şaşkın şaşkın dolaşıyor. Yan masamda dört üniversiteli genç üniversite sonrası hayallerini paylaşıyor. İçlerinden biri; okulu bitirince evlenip çoluk çocuğa karışacağım, diyor.
Hüsrev Hatemi’nin “Saim Bey’den Gazel” şiirindeki “Sahi, insanlar ne güzel şekillenir yeryüzünde” dizesi gencin söylediklerine denk düşüyor.
Yeniden savaşı düşünmeye başlıyorum. İran’nın kırk günlük direnme azmi bizi de birçok şeyi düşündürmeye yöneltti. Ülkemiz kırk gün kırk gece aynı saldırıya mazur kalsak ne kadar dayanırız? Aramızdaki hamaseti bir kenara bırakıp santrallerimiz, mabedlerimiz, tarihimiz, değerlerimiz etrafında “bir gecede bir medeniyeti yok edeceğim” diyen zalime karşı el ele tutuşup ölümü göze alabilir miyiz? Bu ülke için ben ne yapabilirim sorusu hepimizin sınav kağıdında cevaplamayı bekliyor.
Önce Gazze sonra İran vatan toprağının, devlet olmanın, millet olmanın ne kadar değerli olduğunu ve vatanın sahipsiz bırakılmaması gerektiğini canları pahasına bize gösterdiler .
Sözü yaşananların fotoğrafını önümüze koyan Fethi Gemuhluoğlu ile bitirelim:
“Şimdi riya saltanatını sürüyor, onun da ömrü çok kısadır. Gelecek mübarek bir vakte hazır olunuz. Şâh-ı Velâyet’in kelam-ı mübarekelerini tekrar söylüyorum: “Gözü olana sabah ışımıştır.” Hâl-i yakazadayız. O sabahın alacasındayız.”
*Hüsrev Hatemi, Ağustos Melali, Dergah Yayınları.
*Hızır ve Musa kıssasını da içine alan Semih Kaplanoğlu’nun “Buğday” filmi dünya sinemasının nadir filmlerinden biridir. Şiddetle izlemeyi öneririm.
