Devrimci sosyalistlerin Che’si

“Che’nin mirası

her zamankinden daha güncel.”

“Ö

lüm nereden ve nasıl gelirse gelsin, savaş naralarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve silahlarımız elden ele geçecekse ve başkaları mitralyöz sesleriyle ve de savaş ve zafer naralarıyla, cenazelerimizde ağıt yakacaksa, ölüm hoş geldi sefa geldi!” diyen ve sözlerini tereddütsüzce yaşama geçiren birisinden yani Ernesto Che Guevara’dan söz etmek kolay olmasa da, post-Marksist vazgeçişin “modern zamanlar”ında kaçınılmazdır.

Kolay mı? O, “Çoğu bana maceracı diyecek, evet öyleyim. Ama farklı bir türden… İnançlarını doğrulamak uğruna, postunu tehlikeye atan türden,” diyen Arjantinliydi ama kendi ülkesinde ölmedi!

Che, kendi sınıfından koptu ve bir daha geri dönmedi!

Che, doktordu ama bir muayene karşılığı hiçbir zaman para aldığı görülmedi!

Che, bakandı ama sosyalist bir iktidarda bile oturduğu koltuğu sevmedi!

Che, sosyalistti; bıkmadı, durmadı, yorulmadı, şüphe etmedi!

Che, “Ben kurtarıcı değilim, kurtarıcı diye bir şey yoktur, insanlar kendilerini kurtarır,” diyen bir devrimciydi; kıvırmadı, eğilmedi, bükülmedi!

Che, “insanlık”ın onurudur!

Özetle o, bizdendir, Filistinlidir, Arap’tır, İranlıdır, Kürt’tür, Türk’tür, Ortadoğuludur. Emperyalizme karşı mücadelenin uzlaşmaz simgesidir.

Hatırlayın: “Che’nin ölüm(süzlük) fotoğrafındaki o gülümseyişe ne çok şey sığdırmıştık. Belki bilinçle yapmamıştık ama Ekim Devrimi törenleri bürokratlarının yerine duvarlarımıza Che’nin fotoğrafını asmamızın bir açıklaması olmalıydı. Zamanla her şey yerli yerine oturuyordu: O, bizden biriydi; Comandante’ydi, bizim Che’ydi.

“Birinci sigarası içerdik; filtreli içince ‘küçük burjuva’ olunuyordu. Che, ağzından eksik olmayan purosuyla gülümsüyordu. Haki üniforması mezara kadar sürecek bir savaş hâlini simgeler gibiydi. Yürüyüşlerde sıklıkla attığımız ‘İki üç daha fazla Vietnam’ sloganını ‘Ernesto’ya bin selam’ vurgusuyla tamamlıyorduk. Çünkü Che, gidebilmek bilinciydi, yolun kendisiydi. Bütün takı ve sıfatları bırakarak -olasılıkla iktidarın yozlaştırıcı etkisini bilip de bırakarak- gidebilmekti…

“Siyah beresi yana yıkık, alnında kızıl yıldızıyla Latin Amerika portresine dönüşen o gerillaya dokunabilirdik. Dokunabilirdik çünkü varmak için o güzel yarınlara, bizim de dağlarımız vardı…

“Soyadı benzerliğinden yola çıkılarak kendisine yöneltilen akraba olup olmadıklarıyla ilgili soruya verdiği yanıt ne kadar öğreticiydi: ‘Yoldaş’, diyordu, ‘Ailem İspanya’nın hangi bölgesinden geliyor, gerçekten bilmiyorum. Elbette atalarım çok önce çıktılar oradan, bir ayakları geride kaldı, ötekisi ileride ama ben onlara ait bilgileri saklamadıysam, bu durumun gereksizliğindendir. Yakın akraba olduğumuzu sanmıyorum ama dünyada gerçekleşen herhangi bir adaletsizlik karşısında eğer siz de öfkeyle titriyorsanız, yoldaşız demektir ve bu çok daha önemlidir.’

“Arjantinliydi… Kübalıydı… Devrimci enternasyonalistti…

“José Martí’nin, ‘Şimdi akkor zamanıdır, yakında yalnız ışık gözükecek’ ifadesinden mülhem 1 Ocak 1959’da ‘Sierra’nın Sakallıları’, öngörüyü doğrulayan ilk müfreze olarak Havana’ya giriyordu. Dünyanın kırlarından dünyanın kentlerine giriyorduk. Onlardan biri, Comandante Che Guevara, devrimin altıncı yılında, Fidel’den yeniden yola çıkış için izin istiyordu. O devrimin ‘machete’siydi. Kamış kesmekte kullanılan bir pala kadar yalın ve işlevli olan görevini tamamlamıştı. Yol uzundu ve şafak uzun…

Bolivya Dağları’nda öldürülüyordu. ‘Gracias a la Vida/ Hayata Teşekkürler’ diye de okunabilir bütün bu yazılanlar ya da sadece Che diye de…”

Evet bu oydu; 9 Ekim’deki infazının ardından katillerinin yayınladığı “ölü Che” fotoğrafı ile onlar zaferlerini ilan ettiklerini düşünseler de John Berger, düşmanlarının bu tasarımının gerçekleşmesinin imkânsızlığını şöyle anlatır: “Bu fotoğrafı düzenleyen ve onaylayanların tasarımı ancak bir şekilde gerçekleşebilirdi, o an dünyanın tüm durumunu yapay bir şekilde olduğu gibi korumakla, yaşamı durdurmakla.”

Yaşamı durduramadıkları için de Che yaşamaya devam ediyordu…

Çünkü Che, kahramanlıklarına da kaynaklık eden fikirleriyle, sosyalizmi bir gelecek ütopyası ya da yarına ilişkin mükemmel bir tasarım olmanın ötesinde mücadelenin her somut evresinde inşa edilen ve José Martí’den miras Latin Amerika devriminin ateşini harlama fikrine dayanan devrimci hakikâtti.

* * * * *

Che, 14 Haziran 1928’de Arjantin’in Rosario kentinde doğdu.

Latin Amerika’da müthiş bir hareketliliğin yaşandığı çağa küçük yaşlarında tanıklık etti. İrlanda’da verilen bağımsızlık mücadelesine merak saldı. Baba evinde İspanya İç Savaşı gazisi Cumhuriyetçi İspanyollarla tanıştı. Tıp okumak için Buenos Aires Üniversitesine girdikten sonra, önce Arjantin kırsalını, ardından baştan aşağı tüm kıtayı motosiklet ile gezdi.

Yol boyunca, Şilili bakır madencilerinin çalışma koşullarını, Atamaco Çölü’nün komünistlerini, Peru’nun topraksız köylülerini, cüzzamlı kolonilerini bizzat görme, tanıma imkânı buldu. Latin Amerika eşitsizliğin her türlüsünü, tüm kapsamıyla ve en ağır şiddetiyle yaşıyordu. Bu tablo karşısında sadece öfkelenmekle kalmıyor, birleşik devrimci Latin Amerika tahayyülünü büyütüyordu.

Tam da bunun için Guatemala’daki ilerici hükûmetle, anti-emperyalist halk mücadeleleriyle, farklı ülkelerden sosyalistlerle tanıştı. Aynı zamanda Fideller ile de ilk temasını sağladı.

Guatemalalı Arbenz hükûmetinin, ABD’nin müdahalesiyle devrilerek yerine kontrgerillacı Amerikancı Armas’ın getirilişine tanık oldu.

Sonra da Meksika’da Castro kardeşlerden etkilenerek 26 Temmuz Hareketine katıldı. Che’ye göre Küba’da Batista da Amerikan şirketlerinin bir kuklasıydı ve halkın kurtuluşu için ondan kurtulunmalıydı.

Sonrasında 1953’te Moncada Kışlası baskınıyla başlayan Küba Devrimi 1 Ocak 1959’da ABD yanlısı diktatör Fulgenico Batista’nın kaçışıyla amacına ulaştı. Küba’da yeni bir çığır açıldı.

Devrimden sonraki yıllarda, Castro hükûmeti radikal reformlar uygulamaya başladı. Toprak reformu, eğitim ve sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması, yabancı şirketlerin millîleştirilmesi gibi adımlar atıldı. Bu politikalar, Küba’nın iç dinamiklerini değiştirirken, aynı zamanda ABD ile ilişkilerin bozulmasına neden oldu. 1961’de Küba’da karşı-devrimci bir kontrgerilla girişimi olan ABD destekli Domuzlar Körfezi Çıkarması, başarısızlıkla sonuçlandı.

Ardından ekonomi bakanı Che, Küba’daki görevlerini bırakarak önce Afrika’da sonra da ABD sömürgeciliğine karşı Bolivya’da savaşmayı seçti. 9 Ekim 1967’de CIA operasyonu ile sona erecek Bolivya yolculuğuna çıkmadan önce, ailesine yazdığı mektubunda, kendisini Cervantes’in ilham verici kahramanı Don Quixote’a benzetiyordu: “Bir kez daha, kamburu çıkmış Rocinante’min kaburgalarının bacaklarıma dokunuşunu hissediyorum. Gene kalkanımı omuzlayıp yolculuğa koyuluyorum…”

* * * * *

Che’nin kendinden sonraki kuşakları etkileyen, tüm dünyada iz bırakan simgeye dönüşmesi, yalnızca kendi fedakârlık ve kahramanlıklarla örülü kişisel tarihi ile ilgili olmaktan çok; Ekim Devrimi ile başlayan, sömürge karşıtı savaşlar ve Çin devrimiyle ısınan ve 68 kuşağı ile ivmelenen bir yüzyılın özeti olmasındandır.

Çünkü o, Küba’nın, Kongo’nun, Bolivya’nın yoksul halklarının hakikâtine inancını, BM’deki konuşmasında şöyle anlatmıştı: “Şimdi, tarih Latin Amerika’da yaşayan yoksulları, tarihlerini kendileri yazmak kararında olanları, horlananları hesaba katmak durumundadır.”

Kendi ifadesiyle “Kopyacı ve taklitçi bir sosyalizm yerine kendi gerçeği ve kendi diliyle sosyalizm” arayışının bir ifadesi olarak Che, sosyalizmi bir gelecek ütopyası ya da geleceğe ilişkin kusursuz bir tasarım olmanın ötesinde, inşa hâlindeki devrimci bir geçiş süreci olarak gördü.

Bugünkü alacakaranlık içinde sosyalizme ilişkin nostaljik olmayan ve kolaya kaçmayan bir arayıştan söz edilecek ise, Che’nin de inandığı gibi sosyalizm kitlelerin mücadelesiyle biçimlenecektir.

Tam da bunun için o, “Gerçek devrim kalpleri de fetheden devrimdir,” demişti.

İş bu nedenle Che, sadece Latin Amerika’nın siyasal düşünce tarihinin doruklarından biri değil; aynı zamanda XX. yüzyılda Marksizmin evrenselleşme sürecine katılan düşünürler arasında da en önde gelenlerdendir. “Onu eşsiz kılan dört temel özellik sayabiliriz: Birincisi; önerdiği ve bizzat uyguladığı ayaklanmacı siyaset tipi hem vazgeçilmez bir silah hem de katılımcılarını dönüştüren bir okuldur. İkincisi; modern dünyayı öncü bir yaklaşımla kavrayıp eleştiren, ezilenlerin perspektifinden devrim gereğini ortaya koyan olağanüstü bir düşünsel mirasa sahiptir. Üçüncüsü; düşünceleriyle eylemleri arasında tam bir tutarlılığın bulunmasıdır. Ve bu üç özelliğin ulaştığı etki düzeyi olarak; yalnızca içinde bulunduğu koşullarla yüzleşmenin çok ötesine geçen bir ufuk genişliğine sahip olmasıdır.

“Yine de Che’nin kuramsal gelişimi, gökten düşen ani bir yıldırım değildi. Lima’dan geçişi, orada sosyalist hekim Hugo Pesce ile tanışması (Pesce ona José Carlos Mariátegui’nin ‘Peru Gerçeğinin Yedi Tezi’ kitabını armağan etmişti) ve 1940’lar-50’lerin anti-emperyalist hareketleri -özellikle Jacobo Arbenz’in ilerici Guatemala hükûmetinde edindiği deneyim- politik biçimlenmesinde belirleyici rol oynamıştı.

“Silahlı ayaklanma döneminden devrimin iktidardaki ilk evresinin sonuna dek Che, Fidel ile birlikte devrim serüvenini yaşadı; onu sürecin mutlak lideri ve istisnai radikal bir düşünür olarak izledi. O yıllarda Fidel bir yandan halk eğitimcisi ve en üst seviye önderlik işlevlerini üstlenirken, Che pratikte sayısız alanda görevler yürüttü.

“Devrimler karmaşık süreçlerdir: Egemen düzeni yıkıp kurumlarını sarsmaları, simgelerini değersizleştirmeleri; özgürleştirici bir karakteri yüceltirken, aynı zamanda çelikten disiplinler tesis etmeleri; birliği en üstün değer yapmaları; meydan okumaya cüret edip saygınlık kazanmaları; yeni düzeni........

© Kaldıraç