We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

“Anamız amele sınıfıdır, yurdumuz bütün cihandır bizim” – Işık Çelik

3 0 0
07.09.2021

Günlerdir Ege, Akdeniz yangınlar, Karadeniz sellerle boğuşuyor. Henüz bu felaketlerin nedenleri-sonuçlarıyla uğraşırken ortaya bir Afganistanlı mülteci sorunu atılıyor. Bunca hızla değişen/değiştirilen gündem, aklı dumura uğratma konusunda egemenler için epey kolaylık sağlıyor. Yangının yarattığı öfke selle, selinki Afganistanlıyla, Afganistanlınınki Suriyeliyle absorbe edilmeye çalışılmakta. Böylece çark dönmekte. Sistemin, Saray Rejimi’nin yarattığı, önlemek istemediği, giderek de önleyemediği her tür felaketin yarattığı öfke sisteme dönmedikçe sorun yok. Öfkenin sisteme, Saray Rejimi’ne dönmemesi konusunda CHP ve onun çevresine halkalanmış olanların çabaları gözyaşartıcı.

Öncelikle göçmen, sığınmacı, mülteci kavramları üzerinde duralım. Mültecilik kavramı 1951 yılında imzalanan Cenevre Sözleşmesi’ne dayanıyor. Aslında İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra batının “komünizm tehdidinden kaçanlar için” geliştirdiği uluslararası bir mekanizma. Türkiye anlaşma metnini 1961 yılında onaylıyor. 1967’de BM anlaşmada coğrafî sınırlama getiren “1951’den önce” (ki bu İkinci Dünya Savaşı’na katılan ülkeleri, yukarıda da vurguladığımız gibi özellikle sosyalist ülkelerden gelecekleri kapsıyordu) ifadesini kaldırıyor. Fakat Türkiye bu değişikliği onaylamadığından Türkiye’de mülteci olabilmek için hâlâ Avrupa ülkelerinden birinden gelmiş olmak gerekiyor. Dolayısıyla Suriye, Afganistan ya da Afrika’dan gelenler mülteci statüsü alamıyor. O yüzden resmî olarak “geçici koruma statüsü” gibi kavramlar kullanılıyor. Sığınmacı ise mültecilik başvurusu yapmış ama başvurusu henüz sonuçlanmamış, başvuru sonucunu bekleyen anlamında kullanılıyor. Biz işin bu boyutuyla ilgili değiliz bu yüzden genel olarak göçmen kavramını kullanacağız.

Son günlerde köpürtülen göçmen tartışmasında özellikle “bizim devletimiz, bizim vatanımız, bizim milletimizle başlayan” cümleler kaçınılmaz olarak ırkçılığın ve milliyetçiliğin değirmenine su taşıyacaktır.

Birincisi “bizim devletimiz”, “bizim vatanımız”, “bizim milletimiz” kavramları yönetenlerin, yönetilenler için, ezilenler için, işçi sınıfı ve emekçiler için ürettiği kavramlar. Ezen ve ezilenin, üreten ve el koyanın, işçi sınıfı ve burjuvaların olduğu bir kesitte ortak “biz”e ait hiçbir şey olmaz. Biz kimiz? Eğer işçi-emekçi isek, ezilenler isek, sürülen-sömürülen halklar isek bizim henüz bir devletimiz yok. Vatan dedikleri “çek defterleri-kasaları”, fabrikaları, madenleri, HES’leri, JES’leri, otelleri, plazaları, sarayları… Biz ise, bu vatan dediklerini üreten, yaratan, çarklarını döndürenleriz. Millet ise bir halkı bir kimliği diğerine göre aşağılamanın, kategorize etmenin, egemenlik kurmanın adıdır. Bizim vatanımız yeryüzü-milletimiz bütün halklar ya da insanlık. Çünkü biz zaten sınırsız ve sınıfsız bir dünyayı savunanlardanız. “Anamız amele sınıfıdır, yurdumuz bütün cihandır bizim” diyenlerdeniz.

Gelelim “laik demokratik hukuk devleti”ne. Sistemin en büyük başarısı, olmayanı kitlelere pazarlama yetisi. Burada bu hayalin en büyük alıcısı da CHP ve onun çevresinde halkalanan sol kesim. Bizim cephemizden “nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça.” Ne zaman laik oldu bu devlet, ne zaman demokratik oldu? Kurucu kodları soykırım ve halkların katliamı, asimilasyonu üzerine kurulu bu devlet ne zaman demokratik oldu? Ermeni soykırımından, Rum, Pontus katliamlarından mı alalım? Dersim dağlarında mağaralarda zehirli gazlarla yapılan katliam mı, yoksa kan akan dereler mi, Seyit Rıza’nın katli mi, yoksa Dersimin Kayıp Kızları mı demokrasinin göstergesi? Varlık vergisi mi mesela, mesela 6-7 Eylül mü? Tan Matbaası baskını mı? Yoksa Üç Fidan’ın mecliste idamını huşuyla onaylamak mı? Yetmedi, tabii onlar devrimcilerdi, Mahir’ler, Deniz’ler, İbo’lar… Peki ’77 1 Mayısı, peki Maraş, Çorum, Malatya? Peki 12 Eylül? Peki Diyarbakır, Mamak, Metris? Peki Kürt değil kart-kurt? Peki evleri-köyleri yakılıp göç ettirilen Kürtler? Peki Sivas? Peki “faili meçhul”ler? Peki “hayata dönüş” operasyonları? Havan mermisiyle vurulan Ceylan mı, 11 yaşında 12 kurşunla öldürülen Uğur mu (ve adını sayamadığım yüzlercesi)? Roboski mi? “Rojava düştü düşecek” mi? Bodrumlarda yakılanlar mı? Bir hafta cenazesi sokakta bırakılan Taybet Ana mı? Cesetleri parçalanarak başında poz verilen, cesetleri panzerlerle sürüklenen gerillalar mı? Hrant mı? Suruç mu? Ankara gar katliamı mı? Tahir Elçi mi? Suriye yangınına eline benzin alıp koşmak mı? Afrin’in işgali, Suriye’nin yağmalanması mı? MİT tırlarıyla IŞİD’çilere silah taşınması mı? IŞİD’çilerin korunup kollanıp Suriye’ye taşınması, onlardan ordu devşirilmesi mi? SADAT mı? KHK’ler mi, torba yasalar mı? Yoksa her gün katledilen, tecavüze uğrayan kadınlar, çocuklar LGBTİ ’lar mı? JES için, HES için, rant için, taş için, maden için, beton için yağmalanan doğa mı?.. Daha sayamadığım bin tane başlığa rağmen ne müthiş demokrasi değil mi?

Gelelim laiklik meselesine. Tek başına Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı bile bu devletin laik olmadığının göstergesi. Bütçesi ve personel sayısı ile birçok bakanlığı geride bırakan bu kurum Sünni Müslümanlığın devletin ihtiyaçlarına göre toplumun dizayn edilmesinde büyük rolü var. Bu dün de böyleydi bugün de böyle. Sadece zaman zaman daha etkin zaman zaman daha geri planda rol alıyor. Öyleyse ne zaman laik oldu bu devlet? Sırf anayasasında yazıyor diye hiçbir devlet demokratik de olmaz, laik de.

Hukuka gelince o zaten çoktan guguk olmuş. Bunun için çok örneğe gerek yok. KHK’ler, torba yasalar, yüzlerce defa değişen ihale kanunları, adrese teslim vergi istisna ve muafiyetleri, bir gecede statüsü değişen araziler. Katili kollayan, ceza indirimi yapan, serbest bırakan ama mağduru korumayan nerdeyse cezalandıran hukuk sistemi, istediği her kurumun başına kayyum atayan hukuk sistemi, Hapishaneleri siyasi tutsaklarla dolduran hukuk sistemi. Kendi anayasasında yazan temel hakları kullananların karşısına ordusu polisi, tankı tomasıyla çıkan, katillerin ise sırtını sıvazlayıp semirten hukuk sistemi…

Şimdi birileri çıkıp bize “ee, işte biz de onu söylüyoruz hukuk sistemi çökmüş durumda” diyecekler. Yok öyle yağma, ölümü gösterip sıtmaya razı edemezsiniz. Bugün yürürlükte olan, hâlâ 12 Eylül anayasası. Dün hukuk hukuktu da bugün mü guguk oldu? Öyleyse hukuksal yoldan hesabı sorulmuş bir tane gözaltında kayıp davası gösterin, bir tane katliam davası (Maraş, Çorum, Malatya, Sivas…), bir tane hukuksal yoldan aydınlatılmış “faili meçhul” gösterin. Bu devletin meclisi Deniz’lerin idamına onay vermiş bir meclis, o mu demokratik yasalar yapacak? Bu ülkenin hukuk sistemi, ‘Pazartesi Atatürk Dersim’e gelecek ve halk tutuklu olan Seyit Rıza’nın serbest bırakılmasını kendisinden talep etmesin diye, Cuma günü mesai saatinden sonra yargılama yapıp ertesi gün Seyit Rıza’yı idam etmiş’ bir hukuk sistemi; bu mu demokratik olacak? Bu ülkede Tan Matbaası olayında yer........

© Kaldıraç


Get it on Google Play