Ufkunda devrim olmayanın, ayakları dolanır ya da devrimci hareketimizin sorunları üzerine |
Ülkemiz devrimci ya da komünist hareketi, 1870’lere kadar uzatılabilir. Beyazıt Meydanı’nda darağacına asılarak can veren iki devrimci, hem işçi hem de köken olarak Ermeni idiler. Aslında milliyetleri normalde önemli değildir. Onlar işçidir ve komünisttir. Bu zaten yeterince bir tanımdır, kimliktir. Ama Ermeni olmanın suç, “affedersin” olduğu bir ülkede, devrimci hareket, eğer devletin ırkçı bakışı ile Ermeni olmayı gizlenecek bir şey sayıyorsa, söylenmesi gereklidir. Saymıştır, hâlâ da kritik hâllerde saymaktadır. Yoksa ne yaygın olduğu gibi dini geçmişi, ne yaygın olduğu gibi etnik kökeni de devrimci ya da komünistin yanına eklenmez. Gerekli değildir. Biz komünistiz ve komünist olmak zaten bir tanımdır ve bunların hepsinin dışındadır.
İşçi hareketi, işçi sınıfı ne denli gelişkin ise, o denli gelişmiş olur. Bu doğrudur ama bu otomatik olarak gerçekleşen bir şey değildir. Her durumda aynı süreç işlemez. Bu nedenle tarih bilimini öğrenmek, öyle bakmak gerekir. Mekanik hareketteki yasaları alıp, tarih alanına uygulamak mümkün değildir. Ama yine de bir genel kural olarak işçi sınıfının gelişmişliği ile işçi hareketi arasında bir paralellik vardır. 1870’lerde işçi hareketi içinde bir “kendiliğinden” devrimcileşme süreci vardır. Birçok ülkede işçi hareketi, sayısal açıdan gelişmiş bir işçi sınıfı olsa da, devrimci olmayabiliyor. Bugün tüm Batı Avrupa’yı özellikle böyle düşünmek mümkündür. Avrupa’da işçi sınıfı, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, işçi sınıfının niceliksel gücü ile ters orantılı olacak şekilde, siyasal olarak güçsüzdür. Kendi sınıf çizgisi yoktur. Tersine, sayısal açıdan çok gelişmemiş olduğu bazı ülkelerde, işçi hareketi, devrimcileşebilmektedir. Ama yine de, işçi sınıfının gelişmişlik düzeyi ile onun devrimcileşmesi arasında bir bağ vardır. Sadece bu bağ, otomatik değildir. 1870’lerde gelişen işçi hareketi, Osmanlı’da, kayda değer ölçüde direngendir. Demek, bu niceliksel gelişmişlik ile niteliksel gelişmişlik arasındaki bağ otomatik değildir vurgusuna uymaktadır. Elbette, o dönemin Osmanlı’sı, bugünün Türkiye’si değildir, daha geniş topraklara sahiptir, mesela Balkanlar işçi sınıfının daha gelişkin olduğu bölgelerden biridir.
Vurgulamalıyız ki, bir işçi kapitaliste karşı isyan ettiğinde, hakkını aradığında vb. aslında sınıf savaşımından tam anlamı ile söz edemeyiz. Hattâ bir fabrikada ortaya çıkan grev de sınıf savaşımını tam ifade etmez. Sınıf savaşımı, o işçinin, o fabrikadaki işçilerin kendilerini bir sınıfın parçası olarak hissettikleri, öyle davrandıklarında anlam kazanır. Konumuza dönelim.
Demek ki, işçi sınıfının gelişmişlik düzeyi ile, onun devrimcileşmesi ve siyasal mücadelesinin gelişimi arasında bir bağ olduğunu söyleyebiliyoruz ama bu bağ otomatik bir mekanizma değildir.
Değildir, çünkü bu sınıf savaşımıdır. Sınıf savaşımı, iki sınıf arasında, biz devrimciler yok iken de sürmekteydi. Ama işçi sınıfı devrimcileşmeye başladığında, burjuva devlet ile doğrudan karşı karşıya kalır ve burada, burjuvazinin devlet gibi bir örgütü varken, eğer işçi sınıfının böylesi bir örgütü, devrimci partisi yoksa, devrimcileşmesi de eksik kalır. İşçi sınıfı, ekonomik ve sosyal hakları için, tek tek işçiler olarak değil de bir sınıf olarak mücadele etmeye yöneldiğinde, karşısında devleti bulur ve o zaman devleti, düşmanını tanıma şansını elde eder. İşçinin patronla kavgası, ancak işçilerin patronla kavgasına dönüştüğünde bir sınıf mücadelesi adını alır. Ve bu noktada da, bizim devletçi (sadece düzen içi anlamında söylemiyorum, çünkü zaten sendika işçilerin düzen içi mücadele örgütleridir) sendikalarımız, “siyasal mücadele” ya da “siyasallaşma” denildiğinde hemen vücutlarına iğne batmış gibi dikilirler. Yoksa, işçinin patrona, patronun işçiye kızması, kavgası gibi kişisel bir hâl değildir sınıf ilişkisi. Elbette bu bireysel hâller de onun içindedir. Ama sadece bu bireysel ilişkilerden, Anadolu irfanında yaygın olduğu gibi, iyi patron, kötü patron ayrımı çıkar. Oysa kapitalist sınıf, sermaye sınıfı ya da işçi sınıfı, niyetlerle ortaya çıkan bir gerçeklik değildir. Tersine, sınıf, toplumun iki karşıt ucunu oluşturmaktadır. Bu yüzden deriz ki, sınıflı toplumların tarihi, aslında sınıf savaşları tarihidir. Bize bazıları derler ki, “aaa geniş bakın lütfen, sınıf savaşımı dışında sınıflı toplumda hiçbir şey yok mu?” Soru çocukça değilse eğer, geniş bakmak, demokratik düşünmek vb. maskesi ile yapılan bir manipülasyonun parçasıdır. Sınıflı toplumda hemen her şey, nihayetinde sınıf savaşımı ile bağlıdır. Mesela her türden kimlik meselesi böyledir.
İşçilerin tek tek kapitalistlere karşı mücadelesinden farklı olarak, işçiler birlikte mücadele etmeye başladılar mı, bir sınıf gibi hareket etmeye de başlarlar. İşçiler, ancak bu yolla kendi aralarındaki rekabeti geride bırakabilir, onun yerine sınıf kardeşliğini, eylemli kardeşliği koyabilirler. Önce siyasallaşma ve bizim cephemizden devrimcileşme de buradan gelişir.
Her iki sınıfın örgütleri, burjuvazi için onun devleti, işçi sınıfı için onun devrimci öncü partisi, bu sınıf savaşımının kurmaylarıdır. Mücadeleyi bunlar ileri taşır ve egemen sınıf, devlet, bu mücadelede başlangıçta avantajlıdır. Çünkü elinde devlet makinası vardır. Ama işçi sınıfı, devrimci öncü örgütü etrafında kitlesel bir bütünleşmeyi geliştirirse, iş tersine döner. Zaten, konumu gereği savunmada olan burjuva devlet, işçi hareketinden bilinçli bir örgütlü saldırı geldiğinde, tüm tarihsel çürümüşlüğünü, miadı dolmuş bir sistem olduğunu tüm yönleri ile ortaya koymaya başlar. Bu nedenle, her iki sınıfın öncü örgütleri (burjuvazi için devlet, işçi sınıfı için öncü devrimci partisi) bu savaşımda aldıkları tutumlara, gösterdikleri kararlılıklara göre, kendi sınıflarını ileri taşıyabilirler. İşçi sınıfı, nicel olarak gelişmişliğinin gerisinde bir siyasal tutum alabildiği gibi, tersi de olabilir.
Burası önemlidir, çünkü ülkemizde devrimci hareketin gelişimi ile işçi hareketinin gelişimi arasındaki ilişkiyi ana hatları ile ortaya koymak için bu temel önemlidir.
Devrimcileşme, ideolojik, örgütsel, politik-pratik bir süreçtir. Sadece işçi eylemlerinin varlığı devrimcileşmenin garantisi olmazlar. Bu eylemler, işçi sınıfının direnişleri onun öğrenmesinin yolunu açar ve onun için bir okul niteliği kazanır. Devrimci eyleme giden yol buradan açılır. Her işçi direnişi, eylemi önemlidir ama devrimcilik için yeterli olmayabilir.
Demek ki, bizim üzerinde net ve özel vurgu ile durduğumuz işçi eylemleri, genişletelim, gençlik ve kadın eylemleri çok önemli olmalarına rağmen, her durumda “devrimci” eylemler olmayabilirler. Belirleyici olan bu eylemlerin gelişimi içinde ortaya çıkan, içinde saklı duran devrimci eylemin ortaya çıkışıdır. Yoksa, her işçi eylemine, her eyleme övgüler dizmek anlamlı değildir. Mesela, ortalıkta kitlesel eylemler, barikat savaşları varken, balkon camını açıp tencere tava çalmak övülebilecek bir eylem olmaktan çıkar. Demek ki, eylem ile onun içerdiği devrimci potansiyel arasında bir bağ ne denli açığa çıkıyorsa, o eylem o kadar yol açıcıdır diyebiliriz.
Bu nedenle, ülkemizde işçi hareketinin devrimcileşmesi, onun adına ortaya çıkan örgütlerin oluşumu ile bağlantılıdır. Bu açıdan 1870’lere ulaşan devrimci işçi hareketinin doğuşu, daha çok dönüm noktaları ile ele alınmak durumundadır. Ve bu tarih, Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında ortaya çıkan örgütlenme çalışmaları temel alınırsa, geç bir başlangıç olarak ele alınabilir. Yani, işçi sınıfının nihaî kurtuluşunu temel alan devrimci hareketlerin doğuşu “geç” olarak ele alınabilir. 1870’ler, Paris Komünü’nün ortaya çıktığı koşullardır ve daha çok Avrupa’da, işçi hareketi devrimcileşmekteydi. Ülkemizde bunun yansımaları olsa da, geçtir. Bunun tarihsel ve toplumsal nedenlerini anlamak da zor değildir.
Demek ki, 1870’lerde egemen, komünist avına çıkabiliyordu ve meydanda idam devreye sokulmuştu. Demek ki, egemenin siyasal bilinci hiç de yabana atılır değildir. Paris Komünü gibi deneyimler, egemene epeyce ders olmuş olmalıdır. Demek ki, her iki sınıf da, dünya çapındaki sınıf savaşımından da öğrenebilmektedir. Bu burjuva devlet için geçerli olduğu gibi, bizim cephemizde de, devrimci işçi hareketi için de geçerlidir, geçerli olmalıdır. İşçi sınıfı, dünya çapında bir sınıftır ve vatanı tüm yeryüzüdür. Öyle ise, dünyanın her yerindeki işçi hareketinden öğrenmek mümkün kılınmalıdır. Burjuva devlet bunu yapıyor. Bizim devrimci hareketimiz, işçi hareketimiz, bu konuda daha geridir, dünyadaki sınıf savaşımından öğrenmeye daha fazla kapalıdır ve her zaman “biz bize benzeriz” nakaratı ile kendini kendi egemenine daha yakın, dünyadaki devrimci işçi hareketine daha uzak bulmuştur. Bu pratik bir hâldir. Yani, böyle olmuştur.
Ülkemizdeki devrimci hareketin doğuşuna dönelim. Çünkü birçok eğilim ve sorun var (Bir not gerekiyor: Sorun mutlaka olumsuz bir şey değildir. Eğer bir canlı varlık varsa, bir yaşam varsa, orada mutlaka sorun vardır. Sorun, bazan varlığın da işareti olur, birçok durumda gelişimin de habercisidir. Bu nedenle, bir devrimci hareketin, “sorunlar karşısında tutumu” kritik bir tartışma konusudur. Sorunu gerçekçi olarak ortaya koymak, “soruna yaklaşım” sorununun ilk önemli ayağıdır).
Bu başlangıcı, içeride ve/veya dışarıda başlayan örgütlenmelerin TKP’de birleşmiş olması ile başlatmak, öncesini unutmak anlamında değil elbette ama doğru olur. Hayat böyle renklidir. Bir devrimci doğum, toplumsal yaşamda, eşanlı olarak farklı arayışların geliştiği bir ortamda ortaya çıkabiliyor. O dönemler birçok kişi ya da grup, bir arayış içindedir ve bunların tümü, Marksizm-Leninizm ile bağlantılıdır. Bizim “anti-işgal” direniş dediğimiz “kurtuluş savaşı”, devrimci hareketin de doğup geliştiği, boy attığı yıllar olmuştur. Tekrar etmek gerekir, öncesi yoktur demiyoruz ve genel olarak işçi hareketi ile değil, daha dar anlamda devrimci hareketle ilgili tartışıyoruz (Fikret Soydan’ın “Anadolu İşçi Sınıfı Tarihi” isimli çalışması, 1999 yılında basılmıştı. Ve son günlerde, Kaldıraç sayfalarında -elbette Kaldıraç dışında da- son derece değerli makalelerle işçi sınıfı tarihi konusuna girilmektedir. Belki de mali sorun çözülürse, “işçi hareketi tarihi üzerine” Kaldıraç’ta çıkmış makaleleri de ekleyerek Soydan’ın çalışmasının yeni bir baskısı yapılabilir. Bu nedenle, bizim buraya daha fazla girmemizin hem bir anlamı yoktur, hem de makalenin sınırlarını aşacaktır. Birçok direniş ve birçok örgütlenme biliniyor). Ekim Devrimi’nin ateşi, işgalciye (emperyalizme) karşı direnişle nesnel olarak birleşmiştir. Bir yandan fiilî olarak “anti-işgal” direniş gelişmekteydi, diğer yandan Ekim Devrimi’nin rüzgârı, Osmanlı’nın sınırlarına ulaşmaktaydı. Böylece, işgale karşı direniş, sosyalizme açık bir hâle gelmekteydi. Dönem böyle bir dönemdi.
İşgale karşı direniş sosyalizme açık hâle geliyordu ve bu aynı zamanda, anti-emperyalist bir eğilimin de gelişmesi demek idi. İşgale karşı direnişin içerdiği ama bilince dönüşmemiş olan anti-emperyalist özü, “sosyalizme açık hâle gelmek” ile daha olumlu bir vurgu yapılmaktadır. Bu nedenle sosyalizme açık hâle gelmekten söz ediyoruz. Anti-emperyalist olmanın ilerisinde, olumludan bir tariftir. Kaldı ki, anti-işgal hareket, neye karşı olduğunu ortaya koymuş olsa da, anti-emperyalist bir bilince dönüşemedi, baskın yönü bu olmadı. Olmadı, çünkü 1920’lere daha gelmeden, burjuvazi, sürece kendi sınıfı adına müdahale etmeye başlamıştır. Bu nedenle, 1919 ile başlayan süreç, aynı zamanda bir iç savaş sürecidir de. Bu iç savaşta, anti-işgal direniş, Osmanlı Sarayına da karşıdır. Hem işgale hem de egemen devlete karşı bir mücadeledir ve burjuvazi, bu hareketten korkmaktaydı.
Ancak söylemek mümkündür ki, doğmakta olan devrimci işçi hareketi, onun öncüleri, sınıf bilinci açısından, egemenden, burjuva sınıftan çok daha geri idi. Bu önemlidir. Sınıf bilinci, aslında direnişin niteliği açısından önemli bir göstergedir. Burjuvazinin sınıf bilinci gelişkindir. Burjuvazinin sınıf bilincinin gelişkinliği bir konu, buna karşı da işçi sınıfının sınıf bilinci geridir ve komünist hareket, burjuva etkiden tam olarak sıyrılmış değildir. Bu doğum sürecinin içinde var olan bir gerçekliktir.
Bu durum, devrimci hareketimizi sürekli, tarih boyunca etkilemiş bir durumdur. Bu nedenle üzerinde durulmalıdır. Özellikle, bizim gibi, eleştiri silahının az kullanıldığı ya da çoğunlukla kişiselleşmiş saldırılar hâline getirildiği toplumlarda, sahip çıktığımız, parçası olduğumuz şeyi eleştirme becerimizin de gelişmemiş olduğunu düşünürsek, bu etkinin taşınmasını da anlamak önemlidir. Bu nedenle üzerinde durulmalıdır.
Bir not gereklidir. Anti-işgal hareketin anti-emperyalist bir bilince ulaşmamış olması bir gerçek ise de, bu eğilim çok güçlüdür ve bu nedenle, ülkemizin egemenleri, her zaman bir anti-emperyalist nutuk atmayı ihmal etmemişlerdir. Samimiyetsiz bu nutuklar, devrimci veya sol hareketimizi de etkilemiştir. Kritik durumlarda, doğrudan sosyalizm mücadelesi yerine, anti-emperyalizme bir vurgu gelişmesinin kökleri buradadır. Anti-emperyalizm, tek başına, sistemi kökten yıkma hedefini içermez. Emperyalizme karşı savaşmak, her durumda sosyalizmden yana savaşmak demek değildir.
Ekim Devrimi’nin Brest Litovsk Anlaşması ile emperyalist kuşatma karşısında geri adım atmak zorunda kalması, işgale karşı direnişin içinde doğmaya başlamış olan komünist hareketin işini de nesnel anlamda zorlaştırmıştır. Tersine, egemen feodal-burjuva sınıfın bağlı olduğu emperyalist dünya, Ekim Devrimi’nin yayılmasını önlemek üzere, onu kuşatmak üzere bir tampon bölge oluşturma olanağını yakalamıştır. Yani, anti-işgal hareket ile Ekim Devrimi’nin rüzgârının birleşme eğilimleri, SSCB’nin kuşatılması koşullarında, Alman Devrimi’nin 1919’da yenilmesi sonrasında, bir anlaşma ile geri adım atma zorunluluğu nedeniyle kırılmaya başladı. Bu dışarıdan gelen bir etkidir. Öte yandan, İngiltere ve ABD başta olmak üzere emperyalist cephe, Osmanlı’nın tamamen bölüşülmesinden vazgeçip, kalan toprakların (özetle bugünkü Türkiye) SSCB’ye karşı bir tampon bölge oluşturulmasına razı olmuşlardı. Böylece, Kemal ve arkadaşları devreye sokulmuştur. Süreçten halkçı, direnişçi, anti-işgalci ve elbette o arada gelişmiş olan komünist unsurlar temizlendi. Katliamlar ve her türlü savaş hilesi ile. 1919 ve sonrasında, açık olarak bir iç savaş vardır. Bir cephede işgale karşı direnişle başlayan ve Yeşil Ordu, TKP gibi noktalara doğru evrilmekte olan hareket, öbür cephede yeni burjuva sınıfı, feodal soyluları ve en önemlisi emperyalist cepheyi arkasına almış olan burjuva hareket. Komünist hareketin, burada sınıf bilinci eksiktir. Bu iç savaşı görmekte geç kalmışlardır ve Batı cephesinden sahada kalmış olan Yunanistan gibi güçlere karşı savaş, aynı anda yürümekte olan iç savaşı örtme görevi görmüştür. Yunanistan güçlerini kışkırtan İngiltere, aslında Kemalist hareketin olası başarısızlığına karşı önlem almaktaydı. Yoksa, zaten İngiltere, Fransa, İtalya işgal ettikleri bazı yerlerden çekilmişlerdi. Batı’nın kendi içindeki anlaşma gereği, Ekim Devrimi’ni bir yerde durdurmak üzere Türkiye’nin bir tampon olarak organize edilmesi sürecidir bu.
Tüm bunları burjuvazinin sınıf bilincinin gelişmişliği ve tersinden de işçi sınıfının öncülerinin sınıf bilincindeki eksikliği olarak görmek gerekir.
Elbette, Yeşil Ordu, anti-işgal hareketin çeşitli unsurları ve komünistler vahşice biçilmiştir. Komünist hareket, burjuvazi tarafından vahşice biçilirken dahi bu süreci bilince çıkartmakta eksik kalmıştır. TKP önderleri vahşice öldürülürken burjuva bilinç gelişkindir. Ve buna karşı tutum konusunda “komünist hareketin” ikircikli hâli, işçi sınıfının adına hareket eden öncülerde sınıf bilincinin eksikliğinin işaretidir. Sanırım, birçok detay buna işaret eder. Kişilerin tutumları önemlidir. Ama bir tarihsel süreçte tüm bu olaylar, bir eğilimi gösterir ve bu da sınıf bilincindeki eksikliğe işaret etmektedir. Suphi ve yoldaşları katledilirken, bazı TKP önderleri Kemalist devrime övgüler dizmekten geri kalmamıştır. Suphi ve yoldaşları başladıkları yoldan, birkaç yıl daha ilerleyebilselerdi, muhtemelen çok ileri sonuçlar elde edilecekti. Dönem böylesi bir dönemdir. Suphi ve yoldaşlarını, 15’leri katleden devlettir ve bunun hangi mekanizmalarla gerçekleştiği de aşağı yukarı açıktır. Nâzım’ın şiiri bunu çok güzel anlatmaktadır: “burjuva kemal’in omuzuna binmiş/ kemal kumandanın kordonuna/ kumandan kâhyanın cebine inmiş/ kâhya adamlarının donuna( uluyorlar…” Bu şiirde ortaya konan tutum, TKP yönetiminde net bir çizgi olarak egemen değildir.
Bu durum, bir çeşit ufuk eksikliğidir. Ufku devrim olmayanın, süreci devrime taşıma olanağı, varsa da, gerçeklik kazanamaz, hayata geçirilemez. TKP’nin 1920’lerde daha doğarken yaşadığı kayıpların onu bir yenilgiye taşıması, aslında bu siyasal bilinç eksikliğinin ifadesidir de. Burada iki nota ihtiyaç var.
Birincisi, içinden geçilen tarihsel koşullar nedeni ile, o dönem komünist hareketin zaten iktidarı alma şansının olmadığı, olsa da sosyalizmi mevcut üretim güçleri ile kuramayacağı görüşüdür. Bu görüş, yüzeysel “Marksist” argümanlarla dile getirilmekte ama o kadar da kaba bir Marksizmi yansıtmaktadır. Sınıf mücadelesini, evinin salonundan seyredilen bir şey olarak gördün mü, böyle argümanlara sahip olursun ve doğrusu, haklılık temelin de varmış gibi olur. İyi ama, tarih böyle değildir. Salt evrimle gelişmez tarih ve devrimlerin nelere yol açacağını bu salon Marksistlerinin anlama olanağı yoktur. Onlara sorarsak, mesela Paris’te işçiler komünü kurmamalıydı, çünkü zaten yenilgisi bir kaderdi. Onlara göre tarihsel determinizm bunu gerektirir. Oysa tarih, Darwin’in kabaca tarihe uygulanması ile yazılamaz. Daha renklidir. 1920’lerde devrimci hareketin gelişimini anlamak için, (a) anti-işgal hareket nedir ve nasıl gelişmiştir ve (b) bu anti-işgal hareketi etkileyen Ekim Devrimi rüzgârı ne demektir gibi konularda fikir sahibi olmak gerekir. Bunlar o dönem nesnel olarak vardır. Ve öncesinde, Ermeni soykırımı vardır, 1919’da Karadeniz dağlarında dolaşan silahlı direnişçi insanlar vardır. Ama biz bu boyutunu bir yana bırakalım. “Zaten iktidarı alamazdı”, “alsa da yaşatamazdı” diyerek bir tarihsel değerlendirme ile bir değerlendirme, eleştiri ve özeleştiri yapılamaz. Eksik olanı, zafer için gerekli olanı bilmek ayrı şeydir. Ayrıca, diyelim ki iktidarı aldı ve sonrasında ağır bir yenilgi yaşadık, ne olursa olsun, çok daha direngen ve gelişmiş bir işçi-devrimci hareket ortaya çıkmış olurdu. Yani sosyalizmi kurma sürecinin zorlukları, devrimi gerçekleştirme işine girişmekten vazgeçmek için bir neden değildir.
İkincisi, biz bu tarihi kendi tarihimiz olarak görüyoruz. Bu nedenle, bu tarihe eleştirel yaklaşıyoruz. Gözümüz iktidarı almakta, burjuva egemenliği yerle bir etmekte, sosyalist devrimi gerçekleştirmektedir. Bunu bizim başaracağımız da henüz belli değildir ama bunun eninde sonunda başarılacağı kesindir, tarihin akışı budur. Bu nedenle, tarihimizin bize öğrettiklerini tartışmak hem görevimiz hem de hakkımızdır. Hak bölümünü bir yana bırakalım (bize göre devrimci tutum hak ve ödevi birlikte ele almayı gerektirir), görevimizdir. Devrimci cephedeki sınıf bilinci eksikliği, burjuva devleti analiz etme noktasında kendini göstermektedir. Burjuva devrim, halkların imhası ve inkârı, işçi sınıfının inkârı ve katliam politikaları ile gerçekleştirilmiştir. Yani, ülkemizdeki burjuva devrim (bir devrimdir ve bu açıdan bir ileri gidiştir) Fransız Devrimi gibi, “ilerici” yönlere sahip değildir. Evet Osmanlı’nın padişahlık sistemini ortadan kaldırmış, bir cumhuriyet kurmuştur. İyi de bu, en başından beri, SSCB’ye karşı bir tampondur ve hangi güçle bu tamponu padişahlık altında kuracaklardı? Salonlarından devrimcilik ve Marksistlik taslayanlar, burjuva devrimin ilerici yönlerini abartmakta, o kadar ki, gerçeği gizlemektedirler. Burjuva devrimin elbette ilerici yönleri olur, ama bu örnekle, alkışlanacak şey çok ama çok az iken, elleri patlayana kadar alkış tutulması, alkışçının seyirciyi yönlendirmek istediği anlamına gelir.
Biz, devrimci hareketin tüm tarihini, geniş anlamda kendi tarihimiz olarak ele alırız. Bu tarihe dar grupçu anlayışla yaklaşmayız. Bu nedenle Suphi ve yoldaşları bizim önderlerimizdir, tıpkı Çayan, Kaypakkaya ve Deniz Gezmiş ve diğerleri gibi. Ama bu, bizim eksiklikleri görmemizi engellemez, engellememelidir. Tersine, bizzat bu tarihe sahip çıktığımız için, ondan öğrenmeyi ve elbette onu eleştirmeyi bir devrimci görev sayarız. Her birinin aralarındaki ideolojik, siyasal, örgütsel farklılıklara rağmen, onları kendi tarihimiz olarak kabul etmemizin temeli bu anlayıştadır.
Tıpkı 1908 gibi, 1923 de bir burjuva devrimdir. İkisi de farklıdır. Ama her ikisi de, bu topraklarda katliamlarla yaşam bulmuştur. Bu katliamlar, bir yandan “bu devlete bir millet lazım” anlayışının ve diğer yandan “sınıfsız imtiyazsız bir toplum” vurgularının altında gerçekleşmiştir. Egemen, bu katliamları gerçekleştirirken, devrimci hareket, süreci anlayamamıştır. Bu durum, nihayetinde sınıf bilinci eksikliğidir. Devrimci hareket içindeki Kemalist etki, aslında bu sınıf bilinci eksikliği, devleti kavramakta ortaya çıkan bu sınıf bilinci eksikliği ile bağlıdır.
Devrimci işçi hareketi, ulusalcı bir sol hareket ya da ulusalcı sosyalist hareket olamaz. Ulusalcı sosyalist, ne ilgiye değer ki, National Sosyalist oluyor ve Hitler’in siyasal hareketidir. Bu uca gitmeyelim.........