We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Mücadele keskinleşiyor, saflar netleşiyor

8 3 1
08.08.2021

Sınıflı toplumların tarihi, sınıf savaşları tarihidir. Birçok olay ve süreç, aslında bu sınıf savaşlarının damgasını taşırlar, ister bunu dolaysız ortaya koysunlar isterse sınıf savaşımını örterek gelişmiş olsunlar.
Bunu söylerken, aslında toplumsal yaşamın tüm yönleri ile, sınıflar arasındaki savaşım arasındaki, görünür veya görünmez tüm bağlara dikkat çekmiş oluruz. İlk bakışta, dıştan göründüğü hâli ile sınıflar arasındaki savaşımla hiç bağı yokmuş gibi duran pek çok şey, gerçekte, iyi bir inceleme ile bu savaşımın bir görünüş biçimi olarak karşımıza çıkarlar.
Sınıf savaşımının belirleyiciliğini, sınıflı toplumlar için, yadsıyan pek çok görüş, eğer gerçekten sınıf savaşımını kavramak konusunda bir eksikliğin ürünü değil ise, sistemi, kurulu düzeni ayakta tutmak için iş gören ideolojik manevralardır. Bu görüşlere “haklılık” payı veren “okur-yazar takımı” (Şu noktada ihtiyaç var sınırım: Okur yazar takımını, OYT olarak kısaltmak istiyoruz. Bu kavram bundan sonra, mücadelenin her aşamasında bize oldukça fazla yardımcı olacak. Ülkemizde, ucuz bir “aydın” olma hâli vardır ve yaygındır. Okumuş, mürekkep yalamış birçok kişi, kendini “aydın”, entelektüel anlamında aydın saymakta, ama sıra olup bitene ilişkin tutum konusuna gelince, rahatına düşkün bir tarzın verdiği kolaylıkla halkı suçlamaktadır. Halkı suçlarken, birçok söyledikleri de doğru olabilir, ama entelektüel tutum, “tavır almama” veya “tarafsız kalma” gibi tuhaf bir biçimde tanımlanamaz. Gerçekten yana tutum, maliyetlidir ve bizim okur-yazar takımımız, kendine unvan olarak “aydın” kavramını yakıştırmada gösterdiği “irade”yi, mücadele etme konusunda asla göstermemektedir. Dahası, sistemin sürekli “uzman” üretmesi ucuzluğunun OYT içinde yansıması da var. Bunlar, gerçekliği, istek ve ihtiyaçlarına göre eğip bükmekte oldukça isteklidirler, tüm maharetlerini bu alanda göstermektedirler.) “bilmiş” hâlleri ile, sınıf mücadelesi dışında alanlardan söz etmeyi çok sever. Mesela kadın mücadelesini böyle ele alır ve sunarlar. Kadın sorunu, sınıf savaşımından “azade”, onun dışında bir sorun olarak ele alınır. Sanki, karşı cephede, kadın sorunu, komünizme kadar hiçbir şey yapılmaması gereken bir alandır diyenler varmış gibi, onu sınıf savaşımından koparmak için savunular üretirler. Onların savunularına bakınca, biz devrimci sosyalistlerin, devrimin zaferine kadar “kadın sorunu yok hükmündedir” dediğini sanırsınız. Savunu şöyle ilerler: Zengin kadının da sorunu yok mu? İşte budur derinlik. Gençlik hareketini ele alalım, zengin gençlerin de sorunları yok mu? Ne âlâ bir akıl yürütmedir bu! Biz komünistler, devrimci sosyalistler, kadın sorununu, erkek egemen kültürün, tüm sınıflı toplumlar tarihinin bir ürünü olarak görürüz. Kadının aşağılanması, erkek cinsin de aşağılanmasıdır, böyle bakarız. Kadın vücudunu cinsel bir metaya dönüştüren sistem, aslında insanın insan tarafından sömürülmesi demek olan sınıflı toplumlardır. İnsanın insan tarafından sömürülmesi, her türlü aşağılanmanın da kaynağıdır, kadının aşağılanmasının, ırksal aşağılanmanın vb. Biz devrimci sosyalistler, kapitalizmi yıkma (tedavi etme, tamir etme değil) mücadelesini, tam da tüm bunların ortak bileşeni olarak ele alırız. Sorunun, kökten, tümden çözümünü savunuruz. Ama bu durum, bizim bugünden o sorunlara karşı mücadele etmemizi gereksiz kılmaz. Tersine, gerekli kılar. Diyelim ki, devrim için savaşan bir grup, fabrikadaki grevde daha iyi haklar elde edilmesi için mücadele etmez mi, elbette eder. Ama grevden “zafer” ile çıkmak, abartılmamalı ve “kurtuluş” anlamına gelmez. Aynı şekilde aşağılanmanın her türüne, sömürünün her türüne karşı mücadele, “devrimden sonraya” ertelenmiş bir tutum değildir. Evet, devrimci cephede de, hatta bizim saflarımızda da, kadın sorunu, tüm varlığı ile, tüm yönleri ile yansımasını bulur. Devrimci sosyalistler, erkek egemen ideolojinin kendi saflarına yansımasının her biçimine karşı mücadele etmeyi savunur. Kapitalist sistem içinde, kapitalist sistemi yıkmaya yönelmiş bir insanın, devrimcinin, o sistemin tüm etkilerine karşı bağışıklık kazandığını savunmak hafiflik olur. Bu doğru değildir. Bunu savunan devrimci de biz bilmiyoruz. “Meta ufku”, günlük hayatımızın içinde o kadar derinleşmiştir ki, onu söküp atmak, ancak ve ancak devrimci örgütün içinde bilfiil savaşarak mümkündür. Bunu kadın sorunu konusunda, erkekte ve aynı zamanda kadında birikmiş burjuva önyargıları ve kalıntıları söküp atmak konusunda yol almak için de söyleyebiliriz; bir devrimci örgüt içinde bu “arınma” sağlanabilir. Ve bunun otomatik hâle gelmiş bir “mekanizması” yoktur, tek “mekanizma” devrimci mücadelenin kendisidir.
Devrimci örgüt, devrimi örme mücadelesinde, kendi saflarında, embriyon hâlinde “gelecek” insanı, komünizmin kurucusu olan insanı yaratmayı hedefler.
En ileri işçiler, en ileri kadınlar, en ileri gençler, bu sistemin içinden gelmektedirler ve derinde o hesaplaşmak istedikleri sistemin izlerini taşırlar. Bu nedenle, biz dünya devrimcileri, dünyanın her ülkesindeki devrimciler, biliriz ve söylemekten çekinmeyiz ki, devrim mücadelesinin büyük kısmı, devrimci örgütün içinde süren bu “görünmez” mücadeledir.
Bu uzun girişin nedeni, “sınıf savaşımı” dışında mücadele alanları vardır diye kaleme sarılacak olanları durdurmak değil, tersine, “sınıflı toplumların tarihi sınıf savaşları tarihidir” derken, bu bilinen sözün derinliğine dikkat çekmek içindir. Ne ekolojik mücadeleyi ne her türden ayrımcılığa karşı mücadeleyi yok saymaz, tersine sınıf savaşımının içinde görür.
Sınıflı toplumun temel belirleyeni, sınıf savaşımıdır. Oldukça açıktır, devlet bu sınıf savaşımının hem itirafı hem de bu savaşta egemen sınıfın örgütüdür.
Devlet varsa, demek ki sınıf savaşımı da sürmektedir.
İlk sınıflı toplum olan kölecilikle kıyaslandığında, kapitalist toplum, burjuva egemenlik, çok daha gelişmiş (aynı anlama gelmek üzere, OYT için söylersek, çok daha “kötü”) olanıdır. Daha gelişmiş bir sınıf egemenlik aracıdır. Kendinden önceki sınıfların egemenlik aracı olan o çağın devletlerinin mirasları üzerine yükselmiştir.
Nasıl ki, kapitalist ilişkiler ağı, tüm toplumu sarıyor, meta ilişkileri her ilişkinin içine sızıyor ve ona “karakterini” veren hâle geliyorsa, aynı biçimde günümüz burjuva devleti olan Tekelci Polis Devleti de, müdahale alanlarını genişletiyor. Yatak odasına belki önce meta ilişkileri girmiştir, ama ardından devlet de oradadır. OYT’nin sık sık kullandığı ve sevdiği Sivil Toplum Kuruluşları (STK), aslında devletin “dışında” olarak tanımlanırlar. Buyurun, bize “devlet dışı”lığı gösterin. Devlet, tüm bu kurumları, aslında demokratik kitle örgütlerinin varlığını tehdit gördüğü için denetim altına almaktadır. Devlet ve ona karşı mücadele edenlerin dışında bir “sivil toplum” ortada yoktur. Feodal dönemde, bundan söz etmek mümkündü, en azından bir fotoğraf olarak, film olmayacak olsa da. Fotoğraf, donmuş şekilde bir anlık gerçeği yansıtabilir, ama film olduğunda, ortaya bir hareket, bir yön, bir eğilim de koymak gerekir. “Sivil toplum”, eğer devletin henüz müdahil olmadığı, denetlemediği alan ise, bu feodal toplumda belki bir fotoğraf karesi/kareleri şeklinde bulunabilirdi. Bugünün kapitalist toplumunda bundan söz edilemez. Meta ilişkilerinin girmediği alan kalmamıştır ve modern kapitalizm tekelci kapitalizmdir, bu meta ilişkilerinin üstüne “hâkimiyet ilişkileri ve onun gerektirdiği şiddeti” örgütler.
Diyelim ki, bir işçi sendikası söz konusu olsun, bir istisna değil ise, tüm kapitalist dünyada, devlet bu işçi sendikasının ya doğrudan karşısında barikattadır ya da onun içine sızmış ve orayı işçi örgütü olmaktan çıkarmıştır. Bu aynı şeyi kadın hareketi için de söyleyebiliriz. Ya da mesela Pir Sultan Abdal derneği için de. Gerçekten “Alevi” derneği gibi davranmak istiyorsanız, gerçekten Pir Sultan Abdal derneği olacaksanız, devlete karşı, açık tutum almak zorundasınız. Devletten “ihsan” bekleyerek mücadele edilemez.
Tüm bunlar, sınıf savaşımının her zaman tüm çıplaklığı ile açık ve ortada olduğu anlamına gelmez. Bazı dönemlerde sınıf savaşımı, sanki yokmuş gibi yer kabuğunun altına iner. Mesela 12 Eylül sonrası dönemde, özellikle de 1986 sonrasında bundan söz edebiliriz. Sanki bu ülkede (yeni harekete geçmiş olan Kürt devrimi bir yana bırakılarak konuşuyoruz) sınıf savaşımı yokmuş, sanki sınıflar ortadan kalkmış ama onlardan birinin egemenliğinin aracı olan devlet havada asılı duruyormuş gibi varlığını sürdürmektedir şeklinde bir görüntü ortaya çıkmıştı. Bu veya daha ilerisi sınıf savaşımının örtüldüğü, gündeme farklı biçimlerde çıktığı dönemler yaşanmaktadır.
Diyelim ki, sendikaları devlet ele geçirmiş, diyelim ki, demokratik kitle örgütleri (OYT kusura bakmasın, STK kavramı bir aldatmacadır ve biz devrimciler gerçeğe bağlıyız. Onun için Demokratik Kitle Örgütleri-DKÖ diyeceğiz) devletin denetimine girmiş ya da mesela bir “savaş” toplumun tüm duygularını kabartmış vb. işte böylesi dönemlerde sınıf savaşımı, yer kabuğunun altına çekilir.
Sınıf savaşımından kaynaklanan ya da onun içinde ele alınması gereken birçok çelişki, sınıf savaşımını örten bir örtü olarak öne çıkmaya başlar.
Böylesi dönemlerde, cepheler net değildir ve dost ile düşman çok fazla birbirinin içine karışmış gibidir. Gibidir, çünkü, gerçekte, bunu bilmek, ayırmak, anlamak mümkündür hem de her zaman. Bilim, Marksizm bunun için vardır.
Birçok ekonomide, yüksek büyümenin gerçekleştiği bazı dönemlerde, her yüksek büyüme döneminde değil, buna benzer bir durum ortaya çıkabilir. Ama bu mutlaka büyüme ile bağlı bir süreç değildir, ki örneklerini yukarıda verdik. Eğer iki sınıf arasındaki mücadele açık biçimler alıyor ve sokaklara yansıyorsa, bunu örtmek kolay değildir.
Cephelerin net olmadığı böylesi dönemlerde, insanların mücadeleye katılımı da geri düşer.

Biliniyor, bizim dışımızda bir toplumsal bilinç var. Bu toplumsal bilinç, gerçekte, o andaki ortalama bilinci yansıtır ve elbette sınıf savaşımı da dahil toplumsal gerçekliğin bir ifadesidir. Diyelim ki, toplumun ahlâk, estetik vb. anlayışı, bu toplumsal bilinç olarak karşımıza çıkar. Ve elbette, egemen sınıfın bilincini yansıtır.
Kişi için toplumsal bilinç, kendisi dışında bir maddedir, bir maddi varlıktır. Ahlâksızlıkla suçlanan ve taşlanarak linç edilen bir kadın görüntüsü, bu toplumsal bilincin nasıl bir maddi varlık, ne kadar sert olduğunu da göstermektedir. Oysa, o toplum için bile kabul edecek olsak “ahlâksızlık” sadece kadının işi olmamış olmalıdır. Kendi ahlâk anlayışlarına göre bile, ilk taşı “günahsız atsın” dense, taş atacak kişi çıkmaz.
Toplumsal bilinç, bir genelleme yapılacaksa, bireyin bilincini belirler. Bireyin bilincinin dışında, katı bir varlıktır ve genel kural olarak bireyin bilincini belirler.
Diyelim ki, siz bu ilişkiyi bozdunuz ve devrimci bir tutum alıp, sisteme savaş açtınız ve bunun için de örgütleriniz var. Buna rağmen, bu toplumsal bilinç, sizin için dışsal bir durumdur. Onu aşma hâliniz, sürekli bir örgütlü mücadeleyi gerektirir. Sizin alışkanlıklarınıza kadar sinmiş olan bu toplumsal bilinç, ancak süreklilik arz eden bir mücadele ile aşılabilir.
Hatta biz devrimciler, eylemlerimizi belirlerken, hem bu toplumsal bilincin durumunu hem de o ana özgü ruh hâlini, toplumsal havayı analiz etmeyi hedefleriz.
Sınıf savaşımının geri düştüğü, sanki sınıf savaşımı diye bir şey yokmuş gibi, bambaşka gündemlerin oluştuğu dönemler, aslında egemen sınıfın, şu ya da bu olanakla, sınıf savaşımında düşmanı olan işçi sınıfını örgütsüz bıraktığı, onu karanlığın içine itmeyi başardığı, onu “esir” aldığı dönemlerdir. Ağır yenilgi dönemleridir. 12 Mart öyle değildir, 12 Eylül öyledir, ağır yenilgi dönemidir.
Böylesi dönemlerde, bize burjuva cephe “sınıf savaşımı bitti” diye mavallar okur ve bunun en büyük destekçileri kendini ayrıcalıklı sayan OYT’dir. En çok onlar bu koroya katılırlar. Bize, Marx’tan alıntılar yaparak, sınıf savaşımının bittiğini anlatmaya çalışırlar. Sınıf savaşımı bitmiş, ama sınıflar var. Sınıf savaşımı bitti ise, buyurun burjuva devlet kendini feshetsin. Sınıf savaşımı bitmiş ama burjuvalar var.
Bu dönemler ağır dönemlerdir. Sadece bu dönemlerde yaşayan devrimcilerin, yaşadıkları ve kaybettiklerinin yükü nedeni ile ağır değil, aynı zamanda bu dönemlerde zaman biraz ağır akar, tarih biraz yavaşlamış gibidir, sanki bir yay gibi zaman gerilmektedir.
Öyle ya, sanki, bu gerilen yay, daha hızlı bir tarihî akış için okun menzilini hesaplamaktadır.

İşte böylesi bir dönemi geride bırakıyoruz.
Sınıf savaşımının sanki yokmuş gibi önde olmadığı bir dönemi geride bırakıyoruz. Sadece ülkemizde değil, ama özellikle ülkemizde. Bir yandan 12 Eylül yenilgisinin yarattığı soldan kaçış ve örgütsel-ideolojik erozyon, diğer yandan SSCB’nin çöküşünün yarattığı sosyalizmden kaçış, tarihin hızla........

© Kaldıraç


Get it on Google Play