We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Göç meselesi ve sınıf mücadelesi

1 11 1
07.09.2021

Bazı olaylar, aslında bildiğimiz, ama biraz olsun unuttuğumuz tartışmaları gündeme taşırlar. Göçmen meselesi de böylesi bir konudur. 2011’de başlayan Suriye savaşı, bu konuda bir dönüm noktasıdır. Suriye, Batı cephesinin, emperyalist cephe ve onun işbirlikçileri-tetikçilerinin umduğu gibi teslim olmayıp, direnme yolunu seçince, Türkiye, her ay artan miktarda göç meselesi ile karşı karşıya kaldı. Bir yandan Suriye topraklarının bir bölümünü işgal eden TC devleti, göç meselesini de hem Batı’nın emirleri hem de kendi çıkarları için ele aldı.

Şimdi ise, Afgan göçü gündem hâline geldi. Aslında, daha esas dalganın gelmediği, henüz bunun işin başlangıcı olduğu tartışılmaktadır. Ama buna rağmen, ortada bir göç dalgası da vardır. ABD, Afganistan yenilgisini, açık ve net bir dille üstlenmedi. Bunun yerine, yenildiği yerden yeni bir “oyun” başlatma yolunu hep deniyor. Suriye’de de yaptıkları budur. Yenilgiyi kabul etmiyorlar. Çünkü, çözülmekte olan ABD hegemonyasını durdurmak istiyorlar. Çünkü, emperyalist efendi olmayı, pastadan en büyük payı almayı istiyorlar. Anlaşılır olduğu kesin. Böyle olunca, “hamdolsun” sözleri ile hafızalara kazınan Biden-Erdoğan görüşmesi anlam kazanıyor (Öyle anlaşılıyor ki, Akar, Erdoğan sonrası döneme hazırlanıyor. Sedat Peker’in açıklamaları ile şansını kaybeden Soylu oldu. Ama bu kez, Akar, sessiz kalarak, Afganistan planları ile Erdoğan’a hizmet ederek güç toplamaya başlıyor. Umudu budur. Ama umduğunu bulmak, Akar’ın hayat çizgisine bu kez yazılı mıdır bilmiyoruz). Erdoğan’ın mal varlığı dosyası açılmadı ve onun yerine, Akar-Erdoğan eli ile hazırlanmış Afganistan’da havalimanını koruma “vazifesi” gündem olarak iletilmiş olmalıdır. Mesaj şudur: Ben her yerde senin tetikçin olurum, Ukrayna’da, Kafkaslarda, Karadeniz’de, Libya’da, Suriye’de, hatta Afganistan’da ne istersen seve seve yaparım. Dosyaları kapat ve biraz da para ver yeter. İşte bu mesajı alan ABD yönetimi, elbette, bir de göç meselesi var ya da şunu da unutmayın demekten geri durmaz. Erdoğan, Afganistan’a açık mesajlar gönderip, bize göçün mesajını iletmiştir. Ve böylece, göç, göçmen meselesi yeniden tartışma konusu hâline geldi.

Biden-Erdoğan görüşmesinde, ABD tarafından eğitilmiş, Taliban’a karşı saf tutmuş bazı kadroların, Türkiye’ye göçü istenmiş olmalıdır. Bu nedenle gelenler, çoğunlukla asker gibidir, uzun yola dayanacak gibidir.

Göçmen meselesine ırkçı yaklaşımlar, “utangaç” ırkçı yaklaşımlar birbirine karışarak artmaya başladı. Okur yazar takımı (OYT), elbette bu dalgaya binmekte sakınca görmedi. “Teori”ler geliştirildi, “Afganistanlı göçmenlerden paramiliter güçler kurulup iç savaşta halka karşı kullanılacak” noktasına kadar gelişen “teori”ler.

İşte böylece, biz, “işçi sınıfının milliyeti yoktur” cümlesini yeniden hatırlamak, göç ve göçmenlik üzerine yeniden tartışmayı gündem yapmak noktasına geldik.

Önce bir alıntı yerinde olur.

“Türkiye’de ortalama bilinç, köşeli, bağnaz bir resmî tarih ve resmî ideoloji tarafından ‘iğdişleştirilmiş’, dumura uğratılmış bir bilinçtir. Resmî tarih, yalana, tahrifata, yok saymaya, adıyla çağırmamaya dayanan bir tarih versiyonudur. Fakat, resmî tarih, kendi başına bir amaç değildir. Resmî ideolojinin hammaddesidir. Şeylerin gerçeğine nüfuz etmeyi zorlaştıran bir şey de Avrupa-merkezcilik veya Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşma denilendir… Avrupa-merkezli yabancılaşma, eğitimli kesimlerin kendi gerçekliklerine kendi gözleriyle bakmalarını zorlaştırıyor… Oysa, ‘önemli olan nereye bakıldığı değil, nereden bakıldığıdır’ denmiştir…” (Fikret Başkaya, “Rejimin niteliğine dair on tez”, Özgür Bir Dünya İçin Kaldıraç, Sayı 241, s. 65).

Göç meselesi için de bu nokta çok önemli. OYT, büyük ölçüde “devlete” bağlı bakış açısını aşmamış olduğundan, göç ve göçmen sorununa, farklı tonlarda ırkçılık kokan bir yaklaşımı sürdürmektedir. Çünkü, nereden bakmak gerektiği konusunda tercihleri yanlıştır.

Birçok bilimsel veri sıralanır ve alt alta dizilirse, eğer sizin bakış açınız “standart” ise, “ortalama bilinç” düzeyini aşmamış ise, oradan doğru sonuçları çıkaramazsınız.

Fotoğrafçılar, eğer iyi bir eğitim veriyor ve kendi bilgilerini daha çok paraya satmak için gizleyerek aktarmama yolunu seçmiyorlarsa, öncelikle, bakış açısını öğretmeye çalışırlar. Aynı kareye, farklı bir açıdan bakmanın nelere yol açtığını göstermek isterler.

Hem sanatta hem de bilimde, “nereden bakmak” önemlidir. Sanat ve bilim, “günlük düşünme”nin aşılmasıdır. Günlük düşüncede “güneş doğudan doğar” ve bu bilgi bazı doğrular içerir. Oysa, gerçekte güneş asla batmaz ve doğmaz. Dünya, hem kendi etrafında hem de güneşin etrafında döner. Kendi etrafında döndüğü için, gece ve gündüz denilen şey oluşur ve batma-doğma hikâyesinin kaynağı budur. Günlük bilincimizde devlet, sanki tüm toplumun ortak organıdır, oysa bilimsel olarak bakıldığında biliriz ki, devlet, egemen sınıfın baskı aygıtıdır, siyasal örgütlerinin en önemlisidir.

Göç ve göçmenlik meselesine, işçi sınıfının mücadelesi ve devrim, sosyalizm perspektifinden bakmamız gerekir.

Önce durumu biraz olsun resmetmek istiyoruz. Yoksa söyleyeceklerimize “bunlar genel doğrular ve somut durumu göz önüne almıyor” denmesi mümkün olur. Biraz daha ciddi eleştiriler için, işin bu yönünü kapatmak isteriz.

1

TC aslında, yakın bir tarihe kadar göç alan bir ülke değildi.

Aldığı göçler de, daha çok Batı’dan, yani Balkanlardan oluyordu. Bu nedenle TC devletinin yasal düzenlemeleri de böyledir. Batı’dan gelen olursa buna “mülteci” deniyor. Mesela Arnavutluk’tan gelen kabul ediliyor. Oysa İran’dan gelen olursa “coğrafî çekince” kavramı ile yaklaşılıyor ve onlara mülteci yerine, “geçici koruma” adlı bir kavramla yaklaşılıyor. Mülteci, aslında yasal haklar elde ederken, “geçici koruma” programındakiler, gönderilmek üzere kenarda tutuluyor.

Sanıyorum, bu durum biliniyor ve bilmeyen de yoktur.

Bu mülteci yaklaşımı, yani Balkanlardan geleni mülteci olarak almak ve diğerlerini almamak yaklaşımı, NATO bağları içinde anlamlıdır. SSCB’ye karşı bir ileri karakol olarak örgütlenmiş bir ülkede, eski sosyalist ülkelerden gelene kucak açmak, onları “anti-komünist” mücadelenin bir parçası olarak ele almak “anlaşılır” olmalıdır. Yani, mesele Batı’dan gelenin “insan”, doğudan gelenin ise “eksik insan” olması meselesi değildir. Mesele Doğu kültürünün bize daha çok “yabancı” olması da değildir. Bunları, hızla bir kenara atıyoruz. Kimse NATO mekanizmalarına, “aklayıcı” imajlar yüklemesin.

Kavrama dikkat edin: “Coğrafî çekince”.

“Coğrafî çekince” askerî bir terimdir. NATO mantalitesi çerçevesinde meseleye yaklaşılmaktadır. Balkanlardan göçenler, çoğunlukla AB ülkelerine doğru göç ederler. Hem iş bulma umutları daha fazladır hem de “cazibesi” vardır. Ama bazı programlar çerçevesinde Türkiye, Balkanlardan göç almıştır. Yugoslav göçü, Bulgar göçü gibi göçler Cumhuriyet döneminde gerçekleşmiştir. Ve alınan bu göçmenler, en aşağılık muamelelere maruz kalmıştır. Her zaman olduğu gibi. Bir yandan “komünist” olma ihtimalleri araştırılmış, bir yandan da onların “anti-komünist” mücadeleye katılmaları sağlanmaya çalışılmıştır. Çoğunluğu, işgücü olarak da kalifiyedir. Bu kalifiye işgücü, rahatça yerleşti diye düşünülmesin. Tersine, belirleyici unsur “anti-komünist” mücadeledir. Eğer anti-komünist olma sınavını geçerseniz, siz NATO mekanizmasına sadıksınız demektir, bu durumda göçmen olmanız ve devletin hizmetine girmeniz daha olanaklıdır.

2

Göç ve göçmenlik, bizde sadece “dışarıdan gelen” bir insan seli olarak ele alınamaz. Bizde, tüm Cumhuriyet dönemi boyunca, köylerden şehirlere göç oldukça yaygındır. Son 20 yılda, tarımda yaşayan nüfusun anormal biçimde azalmasına bakın. Belki bunun bir nedeni “büyük şehir” uygulaması ile “kırsal alan” tanımının daralmasıdır. Ama bu olsa olsa sadece bir nedenidir. Köylerde yaşayan nüfus %5’lere kadar düşmüştür. Dediğimiz gibi, bunun bir nedeni büyük şehir uygulaması ile yapılan yasal düzenlemedir. Ama yine de, rakamlara bakılabilir. 2000’lerin başında tarımdaki nüfus, yuvarlak hesap nüfusun yarısı, yarısından biraz azı idi. Oysa şimdi bu %5’lere, haydi diyelim ’lere (büyük şehir düzenlemesini yok sayalım) düşmüştür. Bu durum, ciddi bir değişim demektir.

Demek oluyor ki, tüm Cumhuriyet tarihi boyunca göç politikaları, devlet eli ile uygulanan politikaların bir parçası olmuştur. Oysa, mesela Cumhuriyet, bir toprak reformu da yapmış değildir. Özellikle 1960’lardan sonra iç göç sürekli artmıştır ve hızlanmıştır. Sömürge bir ülkenin klasik gelişim sürecidir bu. “Kalkınma iktisadı”, bu açıdan büyük bir yalan, büyük bir örtüdür. Sovyetler’in yardımı ile yapılan sanayi yatırımları bir yana bırakılırsa, tüm sanayi gelişimi, devlet desteği-yabancı sermaye bağı ile yapılmıştır. Yabancı sermaye, elbette, kendisi için “altyapı” ister. Mesela İstanbul’da yatırım uygundur, ama daha ucuz işgücü olsa da, mesela Diyarbakır’da, mesela Erzurum’da, mesela Sivas’ta yatırım o kadar “kârlı” değildir. Oralarda, mesela 1960’larda işgücü daha ucuz olabilir. Ama İstanbul, birçok altyapı hizmetinin olduğu bir yerdir: Elektrik, su, ulaşım, haberleşme, eğlence vb. Eğlenceyi bilerek ekliyorum, mesela Çorum’da, 1960’larda bir Alman, bir Amerikalı için eğlence çok zordur ve doğal olarak tehlikelidir. Böylece, İstanbul gibi yerler (bunlara Bursa, Trakya, İzmir vb. de eklenebilir, Mersin, Adana’da), göç almak “zorunda” bırakılmıştır. Göç için, daha çok para kazanma umudu, kısa sürede “köşeyi dönme” umudu ile iç içedir. Almanya’ya işçi göçünü düşünün. Sivas’ın bir ilçesinden, İspir’in bir köyünden hiç İstanbul’u görmemiş bir ailenin 1960’larda Almanya’ya göçü, sıradan bir durum değildir. Üstelik ortada savaş da yoktu.

Bu iç göç, şehirlerin etrafında, küçük mahalleler oluşturmuştur. Diyelim ki, Tozkoparan’a gelmiş olan bir Rizeli göçmen, diğer akrabalarını da oraya taşımıştır, bir anlamda öncü gibi. Bugün hâlâ İstanbul’un birçok semti, böyle tarif edilir. Burada Rizeliler, burada Sivaslılar, burada Erzincanlılar, burada Trabzonlular yaşar, gibi. İstanbul’un ilçe belediye başkanlarının çoğu Trabzonludur. Bu aslında, tam da bu gerçeğin, göç meselesinin sonucudur.

Durum, kültürel açıdan da farklı karmaşalar yaratmıştır. Doğaldır. Dinî örgütlenme, bu hemşehricilik meselesini kullanmakta mahirdir. Ama daha fazlası vardır. Sivaslı ile Rizeli birbirini bu göç sonrasında, yeni “vatan”larında tanımıştır ve doğrusu, birbirini aşağılamıştır.

Kapitalizm sadece insanın insan tarafından sömürülmesine dayanmakla kalmıyor. Bu sömürü, beraberinde, büyük oranda aşağılama denilen şeyi de yaratıyor. Sadece cinsiyete dayalı bir aşağılanmadan söz etmiyoruz. Herkes kendinden güçsüz olanı aşağılıyor. Trabzonlu, Erzincanlıyı neredeyse düşmanı olarak görüyor.

12 Eylül öncesinde bile, patronlar, en sıradan bir fabrika örgütlenmesinde, “sen Sünni bir kişisin bu Alevi’yi mi dinliyorsun”, “sen Sivaslısın, şu Artvinliyi mi dinliyorsun” tarzında aşağılanmayı günlük olarak kullanmaktaydılar.

Şehirlere gelip, hızla kültürel değişim süreci içine girenler, bir açıdan “tutunabilmek” için, eğilip bükülmek zorunda kalıyorlardı. Bu durum, bugün de böyledir.

Görüldüğü gibi, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak ölçüde net bir biçimde, burjuvazi, günlük bilinci ile bu farklılıkları, işçi mücadelesini bölmek için kullanmıştır, kullanmaktadır. Karslının bir kültürel özelliği onun davranışında ifadesini bulduğunda buna şaşıran bir Aydınlı, kendi başına kalsa, bu davranışı öğrenmeye çalışır, ama kapitalist egemenlik altında bu durum,........

© Kaldıraç


Get it on Google Play