We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Kapitalizm gezegeni yok ediyor, Saray’da “sara” salgın hâle geliyor

1 0 0
07.09.2021

Kıyamet “alâmetleri” midir bunlar? Bir yanda yangınlar, Ege ve Akdeniz’in en güzel yerlerini, ormanlarını, hepsi de deniz manzaralı ormanlarını küle çeviriyor. Daha yangınların ne olduğunu anlamadan, bu kez Karadeniz’in batısından doğusuna tümünü seller teslim alıyor, yıkıp önüne katıyor.

Kıyamet alâmetleri, dinî inanışların tümünde vardır. Neden kıyametin alâmetine gerek olduğu da bilinmez. Çünkü, alâmetleri ortaya çıkınca insanların kıyameti durdurma veya geciktirme şansı veya hakkı yoktur dinî inanışlarda. Ama kıyamet gününden çok korkulur. Ve anlatılanlar, sıradan şeyler değildir, sarsıcı, uç olaylardır.

Burada dinî inanışlardan biraz uzaklaşalım.

Sanki, tüm bu olup bitenlerde, sermayenin insan şekline bürünmüş hâli olan kapitalistin ve sistem olarak sömürü toplumlarının en gelişmişi olan kapitalist sistemin büyük payı vardır. “Sanki”, sözün gelişi olarak, “büyük payı” ise sizi düşündürmek içindir.

Kapitalizm, gezegeni yok ediyor.

Doymak bilmez kâr hırsı, insanın insan tarafından sömürülmesinde sınır tanımaz bir yoğunlaşma, doğanın ve onun bir parçası olarak insanın yağmasını, gezegenin yok edilmesi noktasına kadar getirdi.

Sermaye vampirdir, der Marx ve vampir sermaye, insan emeği, canlı insan emeği emerek büyür. Sermayenin insan hâlindeki şekli olan kapitalist, daha çok artık değer elde edebilmek, daha çok canlı insan emeğine el koyabilmek için, gözü doymak bilmeyen kâr hırsı için, tüm doğayı yok etmektedir.

Bunun elbette bir sonu vardır. Düşünülebilecek bir son, gezegenin kâr hırsı ile yok olmasıdır. Doğrusu sermayenin insan hâline dönmüş hâli olan kapitalist, dünyanın, gezegenin geleceğini düşünemez.

İkinci bir “son” da var elbette. Kapitalist sistemi yeryüzünden silip atmak, ortakçı, komünist düzeni kurmak. Toprağı, suyu sahiplenmiş, mülkiyetine geçirmiş kapitalistlerin, gökyüzünü, güneşi, havayı mülkleri hâline getirmesini beklemeden, burjuva egemenliği yerle bir etmek, insanın insan tarafından sömürüsüne son vermek, mülkiyete son vermek. İşte o zaman, insan “toplumsal” bir varlık olarak özgürleşebilir.

Burjuva özgürleşme, gerçek bir toplumsal özgürleşme değildir, olamaz. Bir burjuva kadın mesela, bir işçi veya köylü kadına göre, bir “ev kadını” (her ne demekse)’na göre elbette “özgür” sayılır. Ama en ileri toplumsallaşmayı “aile” ve “mülkiyet” bağları ile sınırlı tutmak zorunda olan burjuva özgürleşme, asla ve asla, gerçek bir özgürleşme olamaz. Mülkiyet ortadan kalkmadan, mesela kadının özgürleşmesi söz konusu olamaz.

Bizim özellikle vurguladığımız “mülkiyet” ve “mülkiyet ilişkileri”, “tekelci hâkimiyet” ve “onun gerektirdiği şiddet” gibi kavramlara lütfen tekrar bakılsın. Mülkiyet, tek başına, mülkü edinilen mesela ağaç ile, mülk sahibinin ilişkisi değildir. Mülkiyet bir “doğal” ilişki değildir. Öyle ise, orada duran ağaç gibi durmaz, bambaşka ilişkilere yol açar. Meta nasıl ki, fetişizme kadar varan bir sosyal süreç doğuruyor ise, mülkiyet de öyledir. Kadının mülk edinilmesi de içindedir. Para karşılığı seks, “ahlâksız teklif” diye ortaya çıkan filmlerin daha az kirlenmiş hâlidir.

Evet, konudan fazla uzaklaşmayalım, kapitalizmi yıkmak, gezegenin yok olması sürecini durdurabilecek bir başka seçenektir. Ve ister güçsüz olun, ister bunun zaman alacağına inanın, en kısa yol budur.

Demek ki biliyoruz ki, kapitalizm, gezegeni yok etmektedir.

Biliyoruz ki, bir sosyalist devrimler zinciri ile darma duman edilip, tarihin çöplüğüne atılmadan, bunun durması mümkün değildir. Öyle, zenginliğin zirvesindekilere terapi uygulayıp, onları insafa çağırarak bunu durdurmak mümkün değildir. Tersine bu öneriler, sonuçsuz önerilerdir. Yoksulluğa karşı zekât dağıtalım, kadına karşı şiddete karşı erkeklere yalvaralım, çocuk istismarına karşı insaf çağrısı yapalım, insanların ihtiyaçlarından fazlasını üreten (dünyadaki hemen her ürünün ortalama olarak ihtiyaçtan 2,5 kat fazla üretildiği Kaldıraç sayfalarında okunmuştur) kapitalistlere insaf edin yapmayın diyelim, zengin mahallerindeki çöplerden kırıntıları toplayalım, yangınlara, depreme, sellere karşı dua edelim tarzındaki öneriler, gerçekte, sorunun kaynağını gizlemektedir.

Yok eden, felaketlere zemin hazırlayan, kâr amaçlı üretimdir. Kâr amaçlı üretim, insanı yok etmektedir. Kâr amaçlı üretim vahşiliktir. Modern kapitalizm, sınıflı toplumların en gelişmişi, aynı anlama gelmek üzere en vahşisidir.

Gezegeni, insanı, insanın insan olma hâlini, insan toplumunu, tüm özgürlükleri yok eden, kapitalizmin kendisidir.

Bu nedenle de kapitalizmi yıkmak, sadece işçi sınıfının görevi değil, insanım diyen herkesin katılacağı bir büyük mücadeledir.

Kapitalizmi yok etmek üzere dünya proletaryası ayaklandığında, işte dünyevî kıyamet o zaman kopacaktır.

* * *

Peki ama, mesela ülkemizde yaşanan “felaket”ler daha yakından incelenmemeli mi? Yani, “kapitalizm budur işte” demek yeterli mi?

Elbette değil. Biz devrimciler, somut olayları somut olarak ele almaktan yanayızdır. Yani, nihayetinde, kapitalist sistemin yarattığı bir gerçek olan bu “afetler” konusunu da detaylıca, somut olarak ele almaktan yanayız.

Bu sayıda da yayınlanan Fikret Soydan’ın yazısını okudum. Doğrusu, hem detaylı bilgiler içermektedir hem de yangınlar konusunda gerçeğin tüm yönlerini ortaya koymaktadır. O yazı yayınlandıktan sonra, TC devleti, “yangın bölgelerine giriş-çıkışı” yasakladı. Halkın doğrudan yangına müdahalesi, aslında hava müdahalesi olmadan işe çok yaramasa da, halk içinde Gezi tarzı bir örgütlenme ve dayanışmanın gelişmekte olduğunu gördüler. Saray Rejimi işte budur. Yangınlardan sonra oluşan halk dayanışmasını, yeni bir Gezi’nin fitili olarak düşündüler ve hemen harekete geçip, yasaklamalar getirdiler. Aynı zamanda, basına da yangın görüntülerinin gösterilmemesi konusunda uyarılar, yasaklar geldi. Ardından, sosyal medyadan çağrılarla aktif olarak yangın söndürme çalışmalarına katılan ve çok izleyicisi olanlara saldırılar devreye girdi. Böylece, bizim iddiamız olan Saray ve halk, Saray ve işçi sınıfı karşıtlığı, iki cephe olarak bir kere daha ortaya kondu, yazı daha mürekkebi kurumadan doğrulanmış oldu.

Karadeniz’deki seller de benzer bir durumu göstermektedir.

1- Dere yataklarına yapılan binalar,

2- Sahilde dere yataklarını kesen yol.

Bu iki neden, aslında Karadeniz’in doğasını yağmalayan mantığın eseridir. Rant, yağma ve savaş ekonomisine de son derece uygundur.

Sadece, deniz manzaralı ormanları yakmıyorlar, sadece deniz manzaralı ormanlar yanınca onları seyretmiyorlar, aynı zamanda gelişen her doğal “felaket”i, ranta çevirmek için harekete geçiyorlar. Manavgat’ta, TOKİ evleri, faiz oranına kadar hesaplanıp, yangın sönmeden bizzat Saray’ın en başı tarafından pazarlanmaya başlandı. Marmaris’te insanların kafasına kendinden geçmiş bir kibir ile çay fırlatan Erdoğan, Kastamonu’da, Bozkurt’ta, “evlerinize doğalgaz getireceğim” diye müjde verdi.

Yerindedir, epilepsi hâli, “felaket” yaşayanlara “müjde” verme kibrini tepeye çıkartıyor. Şimdilerde, hep birlikte, şu tartışmaları dinliyoruz;

– Ölü sayısını söylemeyin,

– Sel görüntülerini göstermeyin,

– Derinliği 4 metreyi bulan akıntının HES kapaklarındaki arıza ile bağını söylemeyin,

– Toplama-çıkarma yapamayan Soylu’nun (Peker’e ithafen Süslü Süleyman’ın) hesaplama hatalarını yazmayın.

Peki basın ne yapsın?

Yanıtı belli, “takdir-i ilahi” desin. Devletin tüm gücü ile orada olduğunu söylesin. İnsanların çığlıklarını gizlesin.

Saray Rejimi, karanlığı çok seviyor. Yarasalar alınmazsa, yarasa gibi karanlıkta yaşamayı seviyorlar ve kan........

© Kaldıraç


Get it on Google Play